Anasayfa | Yazarlar | Cevdet Akbay | Ergenekoncu Medyanın 6S Planı

Ergenekoncu Medyanın 6S Planı

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font
image Ergenekon Yilani... Ssssss!!

6S, yani Ergenekon Soruşturmasını, “Salya Sümükle Sulandırma” ve Ergenekoncuların üzerine giden muhalifleri “Seviyesiz Saldırılarla Sindirme” planı. Ergenekon Çetesi’nin çökertilmeye yüz tuttuğu bu günlerde, birileri davayı sulandırarak hedef saptırmaya çalışıyor. Hedef saptıranların başında Cumhuriyet Gazetesi ve Aydın Doğan Medyası geliyor.

New Page 1

Ergenekoncu Medyanın 6S Planı

 

6S, yani Ergenekon Soruşturmasını, “Salya Sümükle Sulandırma” ve Ergenekoncuların üzerine giden muhalifleri “Seviyesiz Saldırılarla Sindirme” planı.

 

Ergenekon Çetesi’nin çökertilmeye yüz tuttuğu bu günlerde, birileri davayı sulandırarak hedef saptırmaya çalışıyor. Hedef saptıranların başında Cumhuriyet Gazetesi ve Aydın Doğan Medyası geliyor. Cumhuriyet’in görünürdeki sahibi İlhan Selçuk’un Ergenekon örgütü ve üyeleriyle olan sıcak ilişkisi malumumuz. Bu gazetenin ve Aydın Doğan Medyasının, darbecilerin propaganda bülteni gibi çalıştığı da aynı şekilde malumumuz. Soruşturmanın derinleşmesiyle, bazı medya patronlarının (ve onları tetikçi olarak kullanan bazı işadamlarının), birçok gazetenin üst düzey bazı sorumlu ve yazarlarının da yargılanacaklarını bildikleri için daha fazla genişlemeden soruşturmayı sulandırmaya, önemsiz gibi göstermeye çalışıyorlar.

 

Cumhuriyet Gazetesindeki hemen hemen bütün haber ve köşe yazıları; birkaç kişi hariç Aydın Doğan Medyası’ndaki birçok yazarın, özellikle 27 Mayısçı Oktay Ekşi ile 28 Şubatçı Ertuğrul Özkök’ün son günlerdeki yazıları bunu gösteriyor. Akşam Gazetesi’nden birkaç kişinin katkılarını da unutmayalım.

 

Mesela, Oktay Ekşi “Salya sümükle sulandırma” görevini ifa ederken, eşi Prof. Aysel Ekşi de boş durmuyor; “Salya sümüklü saldırma (3S)” işini başarıyla yapıyor. The Times gazetesinden Janice Turner’la konuşurken (18 Temmuz 2008), Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’un eşi Hayrunnisa Gül’ü kasederek, “Ben o kadından nefret ediyorum” demiş. Hem de büyük bir öfkeyle bağırarak ve elini büyük bir kin ve nefretle masaya vurarak… Demek bazıları aile boyu işin içinde. Oktay Ekşi’nin nefretini anlıyorum da, kadın olduğu için daha merhametli olması gereken, üstelik çocuk ve genç psikoyatri olan eşinin nefretini anlamakta zorluk çekiyorum.

 

Aydın Doğan Medyası’nin veya en azindan eşi Oktay Ekşi’nin bu nefret karşısındaki sessizliğine ne demeli? Oktay Ekşi eşine, “Aysel Hanım, yaptığın çok ayıp; insanlara kin ve nefret duymamalısın!” diye tavsiyede bulunmuş mudur, merak ediyorum… O ve çalıstığı medyanın birçok elemanı da aynı nefreti taşımasalardı, bir cümlelik dahi olsa bir tepki gösterirlerdi. Demek aynı kin ve nefret onlarda da var (bunu yeni öğreniyor değiliz elbet). Yıllarca, “Dinciler iktidara gelirse laikleri katır kütür kesecekler” söylemi büyük bir yalan ve psikolojik savaş propagandasıymış meğer; başkalarını da kendileri gibi kin ve nefret dolu sanıyorlar(mış).  Bu sözleri Bayan Ekşi Bayan Gül’e karşı değil de, Bayan Gül Bayan Ekşi’ye karşı kullansaydı, Ergenekoncu medyanın tepkisi ne olurdu acaba? Doğrusu, düşünmek bile istemiyorum! Abdurrahman Yalçınkaya bile durumdan vazife çıkartıp bu ifadeleri AK Parti davasına ek delil olarak ilave ederdi!

 

Gelelim Ergenekon’u sulandırma ve “Birkaç kişi mi darbe yapacakmış!” gibi eli kanlı çeteyi hafife alma manevralarına… Madem çok hafif ve basit bir örgüt, neden sulandırarak daha da hafişleştirmeye, cıvıklaştırmaya çalışıyorlar? Demek sanıldığı gibi basit bir örgüt değil, “Derin devlet”in, cinayet işleyerek ortamı germekten sorumlu bir üst örgütüdür (Hizbullah, PKK, mafya ve ceteler vesaire gibi alt örgütleri organize etmekle görevli). Yani zehirli ahtapotun kollarından yalnızca biridir… Bu ahtapotun medya, iş dünyası, siyaset, bürokrasi, sivil toplum örgütleri vs. kolları da vardır. Hangi medyanın sulandırma işi, hangi işadamlarının finansörlük, hangi siyasetçilerin avukatlık, hangi sivil toplum örgütlerinin amigoluk yaptığını az-çok biliyoruz.

 

Ahtapotun bu kollarındaki tedirginlik, sistematik olarak takip edilen “Derin devleti çökertme planı”nda sıranın kendilerine de geleceğini bilmelerinden kaynaklanıyor. Ülkeyi kaotik ortama sokmakla görevli Ergenekon cinayet örgütünün güdümündeki çetelere karşı 22 Temmuz seçimlerinden önce başlayıp gunumuzde de devam eden operasyonlar, “Derin devlet”in çok etkili bir kolunu devre dışı bırakarak illegal yapıyı önemli derecede sarstı. Sıra medya, iş dünyası, bürokrasi gibi kollarına gelmeden (ki gelecek), Susurluk Olayı’nda olduğu gibi meseleyi sulandırarak hedef şaşırtmaya, böylelikle sorgulanmaktan kurtulmaya çalışıyorlar.

 

“Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” eylemi ile Susurluk Olayı’nı karanlıkta bıraktılar, şimdi aynı şekilde Ergenekon’un aydınlatılmaması için çaba sarfediyorlar. Bazı yazarların iddia ettiği gibi bunlar Susurluk’a karşı değillerdi, sadece karşıymış gibi görünüyorlardı; tıpkı şimdi Avrupa Birliği’nden yanaymış gibi görünüp aslında AB ve demokratikleşmeye karşı oldukları gibi. 28 Şubat sürecinde, lamba söndürerek Susurluk Olayı’nı çözmek isteyen Refah Partisi’nı kapatanlar, Google’dan toplanan saçma sapan iddialarla Ergenekon çetesinin üzerine gidip derin devleti aydınlatmaya ve etkisiz bırakmaya çalışan lambayı (AK Parti) kapatmaya çalışıyorlar şimdi!

 

Sırası gelmişken, Erbakan’ın Susurluk için sarfettiği söylenen “Fasa fiso” sözüne açıklık getirmek istiyorum. Daha önce Bugün Gazetesi yazarlarından Nuh Gönültaş’tan aktararak değinmiştim, bir daha okuyalım: “Necmettin Erbakan başbakanlığı sırasında başbakanlıkta kurmayları ile Susurluk olayı konusunda ciddi adımlar atmak için toplanmışlar. Bu arada toplantıya katılanlardan birisi diyor ki, ‘Efendim siz bu konuya bu kadar ciddiyetle eğilelim çözelim diyorsunuz ama muhalefet de şöyle şöyle diyor, buna ne dersiniz?’ Erbakan ‘Sen boşver onları, onlar fasa fiso, biz işimize bakalım’ diye cevap verir (26 Ocak 2008, Bugün).”

 

Kısacası Erbakan, “fasa fiso” sözünü Susurluk için değil, bugün Ergenekonun üstünü örtmeye çalışan CHP gibi, o zaman Susurluk Olayı’nı önemsemeyen, üstünü örtmeye çalışan muhalefet için kullanmıştı. “Fasa fiso” sözünün muhataplarından biri de hükümet ortağı olan Tansu Çiller idi. 28 Şubat’ın önde gelen aktörlerinden Cumhurbaşkanı Demirel’in, Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’in Susurluk Olayı’nın üzerine gitmesini engellemesiyle Erbakan ve ekibi yalnız kaldı. Susurluk’u çözmek için başlatıldığı söylenen “Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” eyleminin, Refah-Yol Hükümeti’nin yıkılmasıyla son bulması, bu eylemin Susurluk Olayı’nı değil, onu çözmeye çalışan Refah-Yol’un büyük ortağı Refah Partisi’ni hedef aldığını gösteriyor.

 

Gelelim günümüze… Ergenekon İddianamesi’nın açıklanmasına birkaç gün kala, soruşturmayı sulandırmak ve sekteye uğratmak amacıyla, Ergenekon’la irtibatlı akademisyen ve medya mensupları tarafından kaleme alındığı sanılan 22 maddelik bir plan gündeme geldi. Plan, ‘Acil ve senkronize reaksiyon uyarısı’ başlığı ile “ilgili kişilere,” yani iddianame ile ilgili medyada yorum yapacak bazı akademisyen ve köşe yazarlarına gönderildi.

 

Star Gazetesi’nde çıkan habere göre (14 Temmuz 2008), 22 maddelik eylem planında iddianamenin sulandırılması için belirlenen sloganlar da sıralandı. Planda, “fasa fiso,” “her yere kon,” “ucu açık soruşturma,” “bombanın pimi, telefonun tapesi,” “tape davası,” “mezara tahliye,” “Dağ fare doğurdu,” “Başsavcı Erdoğan’dır,” “Savcı AKP güdümündedir,” “İddianame kapatma davasının rövanşıdır” gibi sloganların kullanılması istendi. Bütün bu sloganların Aydın Doğan medyası ve CHP’li yetkililer tarafından kullanıldığına hepimiz şahit olduk.

 

Star Gazetesi’nin haberin bir kesitisini dikkatinize sunmak istiyorum: “Sulandırma Planı’nda soruşturmanın ana haber bültenlerinde nasıl ele alınması gerektiğinin altı özellikle çizildi: Ana haber bültenlerinde soruşturma olabildiği ölçüde yorum katılarak sunulmalı. Canlı yayınlara katılanlar iddianamenin çürütülmesi yanında delillerin hafife alınacağı ve tepki almayacak ölçüde aşağılayıcı ifadeler kullanmalılar. İdidaname mahkemeye verildikten sonra çok uzun olması gerekçe gösterilerek ‘iddianamenin özeti’ adı altında zayıf ve tutarsız kısımlar yayınlanmalıdır. Hurşit Tolon’un Yaşar Paşa (Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt) hakkında tuttuğu kayıtlar, Mustafa Balbay’ın kamera kaydı gibi konular tartışmaya açılmamalı, hukuka aykırı deliller olduğu, hükme asas alınmayacağı ısrarla vurgulanmalı.”

 

“Ergenekon terör örgütü soruşturmasına ilişkin iddianamenin kamuoyunda güvenirliliğinin azaltılması ve muhalif isimlerden yeni gözaltılar olacağı propagandası yapılması istenen eylem planında bu yöndeki öneriler şöyle sıralandı: Konuyu istediğimiz açıdan irdeleyen hukukçu, akademisyen, baro başkanı, strateji uzmanı ve emekli yüksek bürokratların demeçlerine yer verilmeli, kamuoyunda tutacak sloganlar üretilmeli. Seçilmiş akil adam, uzman ve sokaktaki vatandaş röportajları ile iddianamenin ve soruşturmanın güvenirliliği zayıflatılmalı. İdidaname karşıtı STK tepkileri ve girişimlerine geniş yer ayrılmalı. Soruşturma kapsamında AK Parti karşıtlarından yeni gözaltılar olacağı iddiası yüksek sesle ileri sürülmeli ve toplumda saygınlığı olan farklı çevrelere mensup isimlerden muhalif listeleri yapılmalı. (Örneğin, Sabih Kanadoğlu, eski Cumhurbaşkanı Necdet Sezer, Ersönmez Yarbay, CHP Milletvekili Kemal Anadol, İsmail Amasyalı gibi).”

 

Fazla yer tutacağı için 22 maddenin hepsini buraya alamayacağım, merak eden (http://www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=175876) adresinden okuyabilir. Planın yazar(lar)ı şöyle bir önemli not düşmeyi de unutmamış(lar): “İddianamenin hemen sonrasında kamuoyunda oluşan ilk tepkilerin belirleyici ve kalıcı olduğu gerçeği unutulmamalıdır.” Kamuoyunu etkilemek için ilk harekete geçen Aydın Doğan Medyası oldu. Ergenekon Soruşturması’nı “Salya Sümükle Sulandırma” görevini en iyi yapan, daha önce imza attığı asparagas “testis” haberiyle (17 Aralık 2006, Hürriyet) bir süre kendisinden “Testis Uğur” olarak bahsettiren, Ergenekon’cular tarafından 2005’te “Yılın Kuvvacısı seçilen” Uğur Dündar’dan başkası değildi. Dündar, Star TV’deki Ana Haber Bülteni’nde, kendisine emredileni harfiyen yaptığına (http://www.samanyoluhaber.com/haber-109143.html) adresindeki değerlendirmeden anlıyoruz.  

 

Ergenekon Çetesi’ni sulandırma planını bir iki örnekle verdikten sonra şimdi de “Saldırarak sindirme” planına birkaç örnek vermek istiyorum. Bütün Ergenekon karşıtları saldırıya uğramakla birlikte, bu saldırılardan en büyük payı alan, Ergenekon hakkındaki gizli belgeleri gündeme getiren Taraf Gazetesi ve yazarlarıdır. Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın, “O gazetenin finansörü kimdir?” sözünden sonra, medyadaki apoletli görevliler hemen harekete geçip saldırıları hızlandırarak sürdürdüler. Saldırarak sindirmeye çalışıyorlar akıllarınca.

 

Yaşar Paşa’dan emir almış gibi saldırıya geçenlerden biri, Akşam yazarlarından Serdar Akinan... “Taraf neden tarafsız olamaz” başlıklı yazısında, “Taraf, silahlı kuvvetler ve yüksek yargıyı hedef alan ve yıpratan yayınlar yapıyor” cümlesiyle patronlarına bir asker selami çaktıktan sonra Taraf’in finansörünü sorguladı (23 Haziran 2008). Askerleri arkasına alıp askeri bir hakim gibi meslektaşlarını sorguya çeken Akinan, cömez muhabirlerin bile yapmadığı acemiliği (cehalet mi desek?) yapıp Taraf’ın Zaman Gazetesi’nin baskı tesislerinde basıldığını iddia etti. Anlaşılan, Genelkurmay’dan kendisine gönderilen sarı zarftaki bilgileri sorgulama ihtiyacı duymadı; duysaydı, gazetenin künyesinden nerede basıldığını rahatlıkla görebilir ve en azından komik duruma düşmekten kurtulurdu. Taraf’a çamur sıçratayım derken kendisi birilerinin lağım çukuruna (dezenformasyon bataklığına) düştü; çok yazık.

 

İkinci şahıs da Akşam’dan, 1979 doğumlu Oray Egin. Ahmet Altan’in hem yaşı hem de mesleği tecrübesi yanında “Donlu çocuk” sayılabilen Egin, birileri tarafından eline tutuşturulan çamur helkesinden Altan’a ve Taraf yazarlarına çamur sıçratmaya çalışıyor (26 Haziran 2008). Etyen Mahçupyan’a, Leyla İpekçi’ye, Star Gazetesi’nden Mehmet Altan’a sataşıyor. Sataşmayı da tam beceremiyor; ilgi çekmek için haylazlık yapan bir çocuğu andırıyor. Ömründe Amerika’ya ayak basmamış İpekçi için (kendisi yalanladı), “Gülen bağlantılı bursla Amerika’da eğitim gören Leyla İpekçi” ifadesini kullanıyor. O da meslektaşı (gazeteciliği kasdetmiyorum) Serdar Akınan gibi, Taraf’ı, Türk Ordusu’nun itibarını kırmakla itham ederek apoletli patronlarına bağlılığını gösteriyor; onun gibi sarı zarf içinde gönderilen bilgileri araştırma ihtiyacı duymuyor; ve haliyle çok kötü çuvallıyor. Cuvallayınca utanıp özür diledi mi? Ar damarı arızalı olduğu için, elbette ki hayır.

 

Ahmet Altan, 18 Temmuz 2008 tarihli, “Yalanlar, gerçekler, sorular...” başlıklı yazısında şunları yazdı:

 

“İnsanın doğru bir yolda ilerleyip ilerlemediğini arada sırada kontrol etmesi gerekir. Başkalarını bilmiyorum ama benim bu konuda bir ölçüm vardır. Eğer tartıştığınız kişiler, yalandan başka bir şey söyleyemiyorlarsa, doğru yoldasınız demektir. Ben size bir iki örnek vereyim. Biz Ergenekon çetesiyle ilgili çeşitli belgeler yayınlıyoruz ve bu çetenin bütün bağlantılarının ortaya çıkmasını istiyoruz ya... Bizim bu yaklaşımımıza gelen cevaplar ne? Psikolojik savaş elemanı gibi çalışan gazetecilerin hakkımızda söyledikleri. Bir tanesi (Serdar Akinan’ı kasdediyor, CA), bizim gazetenin Zaman Gazetesi’nin matbaasında basıldığını söyledi. Basılabilir de, neticede bir yerde bastıracağız bu gazeteyi. Ama söylediği yalandı. Sadece bizim gazetenin künyesine bakması yeterdi gerçeği görmesi için. Orada yazıyor gazetenin hangi matbaada basıldığı. Ama o yalan söylemek istiyordu ve utanmıyordu.”

 

Bir tanesi (Cumhuriyet Gazetesi, CA), bu gazetenin sahibinin ‘çocuğunu’ parasızlık yüzünden kolejden alıp devlet okuluna verdiğini yazdı... Hâlbuki gazetenin sahibi iki kardeşin de çocuğu yok. Bir başkası (Oray Egin, CA), genç kuşağın en ilgi çekici edebiyatçılarından biri olan, bizim gazetenin yazarlarından Leyla İpekçi’nin ‘Amerika’ya Fethullah Gülen’in bursuyla’ gittiğini yazdı. İpekçi açıklama yaptı. ‘Hayatımda Amerika’ya gitmedim.’ Yalanı söyleyen utandı mı? Yoo... Zaten bu çocukların ‘görevli’ olduklarından kuşkulanmamın nedeni bu inanılmaz arsızlıkları... Bu kadar utanmazca davranabilmek için ‘görevli’ olmak gerekiyor bence... Ancak özel bir eğitimle insan bütün vicdanını ve utanç duygusunu böylesine kaybedebilir çünkü.

 

Bizim gazetenin ‘Fethullahçılar’dan’ para aldığını da ileri sürdüler. Böyle bir para aldığımıza dair ‘belge’ değil, en küçük bir kuşku yaratacak ‘bağlantı’ göstersinler gazeteyi kapatacağız... Bunu söyledik. Bizim bu söylediğimize bir cevap verebildiler mi?.. Hayır. Yalan söylemeye devam ediyorlar mı? Evet. Niye peki? Yalandan başka sığınacakları bir yer yok çünkü... Geçen gün de ayda 30 milyar maaş aldığımı okudum. Yılda 360 milyar lira ediyor. Bu parayı bir yerde harcıyor ya da biriktiriyor olmalıyım. Benim ayda bu kadar para aldığımı kanıtlayan herkese bu parayı da, bundan sonra kazanacağım bütün paraları da bağışlayacağım.”

“(...) Şimdi bizi böyle yalanlarla geriletmeyi aklından geçirenlere söyleyeyim. Biz, böyle yalanlarla gerilemeyiz. Bütün hesaplarımız açık. Siz, cesaretiniz yetiyorsa kendi gazetelerinizin ve patronlarınızın hesapları hakkında aynı açıkyüreklilikle yazsanıza... Batırılan bankaların, kendi bankasından kendi şirketine aktarılan paraların, devlet eliyle zenginleşmenin hesabını versenize. Kendi patronlarınızın paraları nerelerden bulduğunu açıklasanıza. Birinizin bile böyle bir yazı yazmaya yüreği yetmez. Patronlarınıza ‘parayı nerden buldun’ diye soramazsınız. Onlar da zaten açıklayamaz. Hadi, bütün gazete patronları hesaplarını açıklasın... Biz varız... Siz var mısınız? Yetiyor mu cesaretiniz? O yazıları basan patronlarınızın cesareti yetiyor mu? Cesaretleri yetiyorsa, hodri meydan.”

 

Oray Egin, Ahmet Altan’ın bu yazısından üç gün sonra (21 Temmuz 2008) “Bir tek soru” başlıklı yazısında, Ergenekon tenceresinde pişirilen, daha önce Aydın Doğan medyası ve Akşam tarafından ısıtılıp sunulan “Taraf’ın finansörü” pilavını tekrar ısıtıp önümüze koydu. Ahmet Altan’ın yazısını okumamış, okumuşsa anlamamış, anlamışsa anlamamazlıktan gelmiş; kaba bir tabirle utanmazlık, arsızlık yapmış gene. Çünkü “görevli!” Görevi, eline tutuşturulan çamuru etrafa sıçratmak. Bunlar programlanmış robot gibidirler; ne programlanmışsa onu yaparlar; camur atmaya programlanmışlarsa çamur atacaklar...

 

Bir diğer “görevli,” Aydın Doğan Medyası’nın “çamur atma makinesi” gibi kullanılan Vatan Gazetesi’nde çalışan Mustafa Mutlu. 24 Haziran 2008 tarih ve “Danger Bey, ‘Ha sinektir içene seni’ deyip duruyor!” başlıklı yazısında bana sataşıyor:


“Yüzüne bakıyorsunuz; sakin, huzurlu... Yaşına bakıyorsunuz; ermiş, olgun... Tavrına bakıyorsunuz, anlamak mümkün değil! Ben en çok bu tiplerden korkarım; söyleyeceğini açık açık söyleyen ve arkasında duranlardan değil. Çünkü bunların ne zaman, nerede, ne söyleyeceklerini kestiremezsiniz. Sinsidirler. Gözlerinizin içine bakarak küfür bile ederler! Ama o küfürleri kurdukları uzun cümlelerin içine özenle yerleştirirler ki başlarına bir iş gelmesin! Böyle birini tanıyorum: Adı Cevdet Akbay... ABD’deki bir üniversitede Öğretim Üyesi... Sıkı tarikatçı. Tam bir ‘laiklik’ düşmanı. YÖK’le başı defalarca belaya girmiş biri. Neredeyse her yazımdan sonra elektronik postayla açıkça küfrediyor... Ama dava açacağım diye de ödü kopuyor... Bu yüzden sözüm ona ‘zekâ oyunu’ yaparak, yasal sorumluluklarından kurtulmaya çalışıyor...” dedikten sonra, kanunsuz “Başörtüsü yasağı” ile ilgili yazdığı bir yazısını eleştirdiğim, “Has...tır i..ne seni!” başlıklı mesajımı veriyor.

 

Mesajımda özetle, “Anayasa Mahkemesi asli görevini bırakıp derin devletin tetikçiliğine soyunmuştur. Anayasa’nın 148’inci maddesindeki görevlerini unutup kendini kanun koyucu konuma koyarak haddini aşmıştır” diye yazmıştım. Mutlu, yazının içeriğinden çok başlığına kafayı takmış... Noktaların yerine kendine göre harfler koyup ona küfür ettiğim manası çıkartmiş! Ona gönderdiğim ne ilk ne de son mesajdır bu. Birçok yazar gibi onunla da belirli konularda yazışırız ama bir gün önce (23 Haziran 2008) kaleme aldığım, “Cuntacıların finansörü kim?” başlıklı yazımın ertesi günü ismimi zikrederek böyle bir yazıyı kaleme alma ihtiyacı duyması, Mutlu’nun da diğerleri gibi bir yerlerden sarı zarf aldığını gösteriyor.

 

Ahmet Altan’in dediği gibi, bunlar yalan söylemekten utanmıyorlar. Mesajımdan dolayı tazminat davası açacağını yazınca, ben de “Dava açmayan şerefsizdir!” diye cevaplamıştım. Sesi soluğu kesilmişti, ta kendisine saldırı görevi verilene kadar. Davadan ödü kopan “Dava açmazsan şerefsizsin!” der mi? 25 Haziran 2008 tarihli mesajında da şunları yazdı: “Daha önceki yazıların için suç duyurusunda bulunmuştum... Şu anda Türkiye'de her yerde aranıyorsun... Kazara bu ülkenin topraklarına adım attığın gün bileklerine kelepçe geçebilir... Nerede mi? Ülkeye giriş yaptığın gümrük kapısının pasaport kontrolünde... Nasname'de yazdığın o iğrenç yazıyı (“Cuntacıların finansörü kim” başlıklı yazıyı kasdediyor, CA) ve ettiğin hakaretleri de yedireceğim sana! Sekizinci dava olarak!” Kendinden çok apoletli ve apoletsiz patronlarının derdine düşmüş gariban; sekizince dava da onlar için herhalde! Merak ediyorum, dava açarken “Cevdet Akbay bana ‘Has nokta nokta nokta tır i nokta nokta ne seni’ dedi” mi diyor?

 

“Görevliler”e bu gibi provokatif başlıklı veya içinde birkaç provokatif cümle geçen mesajlar atarım arasıra. Tabir caizse, bu gibi lafları yem olarak oltaya takarım. Amacım onları konuşturmak, yoksa kimseye hakaret kasdım yok elbet. Bir zaman oltaya POAŞ yemini takip Oktay Ekşi’ye atmış o da fena halde takılmıştı (“Darbeciler Telaşta… Oktay Ekşi Tetikte,” 10 Aralık 2006, Nasname). Yaşlı bir balık gibi oltanın ucunda sallanırken bile patronunu, POAŞ’ın vergi kaçırmasını savunma derdindeydi. İçine düştüğü acınası durumdan dolayı üzülmüştüm tabi. 9 Aralık 2006 tarihli uzun mesajında, “Google'dan hakkınızda bilgi edindim. Anadolunun kırsal bir kesiminden çıkmış, çalışkan ve yetenekli görünen bir genç diye yurt dışına gönderilmişsiniz. Orada bilimsel hayli çok çalışma yapmışşınız. Buraya kadar bakınca ‘Ne güzel, ülkem iyi bir bilim adamı daha yetiştiriyor’ diye düşünmek isterdim. Ama sadece iyi bir bilim adamı olmanın iyi bir insan olmayı da gerektirmediğini bilenlerdenim” diye yazmıştı. Ekşi’nin lügatında “İyi bir insan”ın, kendilerine karşı “Kuzu kuzu” susan, büyüyünce de koyun gibi güdülmeyi, inek gibi sağılmayı kabul eden insan oldugunu bildiğim için acı acı güldüm.

 

Mustafa Mutlu da Ekşi gibi Googe’dan beni araştırıp herkese açık olan şahsi internet sitemdeki bilgileri büyük bir iş yapmış gibi bana göndermişti. Oysa adresim, telefon ve fax numaralarım, elektronik posta adresim herkese açık, ortada duruyor; isteseydi kendim gönderecektim. Amaçları bizim gibi muhalifleri bir şekilde sindirmek! Sindiremeyince de küplere biniyorlar.

 

Ekşi, mesajında tıpkı “meslektaşı” Mustafa Mutlu gibi, “Önünüze bu yazdıklarınız nedeniyle iyi bir tazminat ödemenizi isteyen dava dilekçesi geldiği zaman şaşırmayın” yazarak beni tazminat davasıyla korkutmayı da ihmal etmemişti. Düşünebiliyor musunuz, koskoca başyazar bir okuyucusunu tazminat davasıyla korkutmaya çalışıyordu; içine düştüğü durumdan dolayı biraz daha acıdım... Tehditten başka ellerinde sermaye kalmamış anlaşılan, demek eski güçleri yok artık. Onlar da patronları Aydın Doğan gibi, muhalif kalemleri tazminat davalarıyla susturmaya çalışıyorlar. Cevap yazdım: “Tazminat davası açmayan şerefsizdir!” Bir haber çıkmadı, belki de benden para çıkmayacağını bildiği için vazgeçti; belki de oltaya takıldığının, yaptığı şeyin ayıp olduğunun farkına vardı; belki korkmadığımı, “Kuzu” olmadığımı farketti, bilemiyorum.


21 Temmuz 2008

Yorumlar (2 gönderildi):

öğütçü .. 22 Jul, 2008 12:21:25
avatar
değerli nasname okuyucuları ,iyi ile kötü ,hak ile batıl, yada haklı ile haksız diye tanımlayabileceğimiz bu toplumsal olgu, insanlık tarihi kadar eskidir.kuranı kerimdede defteri sağ elinden verilecekler ,birde sol elinden verilecekler vardır.hz ibrahimin nemrudilerle hz musanın firavnla ve avanesiyle hz muhammedinde ebu cehillerle mücadelesi günümüzde büyük şeytan ve siyonizmle (ki burada şunu belirtmeden geçemeyeceyim tüm gizli ve aşikar kötülüğün evangelizim neokon oluşumu bil ümum şeytani izmler ve sapık tarikatlar ve oluşumlar bunlarla doğrudan ilişkilidir)yer yüzünü sosyal adalet ve kuran ahlakıyla doldurmak , asrı saadet güneşini dünya halklarının üzerine doğurmak isteyen özel insanların mücadelesi sürüyor.kıyamet günü sabahına kadarda bu mücadele elbette sürecek
kah galip geldi zulumaat kah malub oldu kah günlerce güneş doğmadı arz mahsun oldu başsız bırakıldı bu ümmet allah demek yasak oldu, yazısı deyiştirildi oldu milyonlarca insan birgecede cahil, kıyafetini değiştirdiler ettiler zelil .... cemil meriç üstadın dediği gibi kıtaları atlasbir kumaşgibi kesip biçerdik kelleler damlardı kılıçımızdan bir biz vardık cihanda birde küffar...zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları ihtiyardev mazisindeki ihtişamdan utanır oldu. sonra utanç unutkanlığa bıraktı yerini,ben avrupalıyım asya bir cüzzamlılar ülkesidir....eğemenliği saltanattan alıp halka verdiğini idda eden. selanikli seçkin zümre öylebir ağ ördükü memleket sathına hem sağı aldılar hemsolu, hem türkçü oldular hem kominist hem milliyetçi, heryer bu frıldakların istilasına uğradı halk kime gitse bu dönme seçkinlerin kapanına kısılıyor, hasbel kader yine bunların içersinden çıkan samimi yöneticilerde binbir yalan dolanla alaşağı edilip idam ediliyordu
ergenekonun tohumları ve perde gerisi o günkü seçkinlerin bu günkü evlatları ahtopot misali yargıyı basını tv yi sermayeyi sarmışlar istedikleri gibi gündem belirliyorlar cumhuriyet kazanımları diyerek aşa yukarı bir asırdır ,yerlilerden çaldıkları bil umum maddi manevi değeri erki hakimiyeti sahibine teslime yanaşmıyor adeta kıyameti koparıyorlar.. umudum o ki yerliler bu lağım farelerinin ipliğini pazara çıkartmışken onları bukadar deşifre etmişken kuyruklarını bırakmasın hakimiyeti millete iade etmeye yanaşmayan tekbir sıçan kalmayana kadar mücadeleyi bırakmasın.
çok hassas mesele, eğer operasyon tamamına ermesse bu vatan millet düşmanları dahada güçlenip istiklal mahkemeleri misali kılıç aliler kel aliler eliile memleketi kandenizine dönüştüreceklerdir.yaparlar, zira damarlarındaki rezil kan kendilerinden başkasına hayat hakkını haram kılıyor .
bir okur .. 22 Jul, 2008 12:46:31
avatar
ne diyeyim şimdi, bir deli bir kuyuya bir taş attıda kırk akıllı bu taşı çıkaramadı... bu güne kadar hizbullah hakkında bu kadar ileri geri yazı yazıldı ve bunu yapanda ne yazık ki aydınlarımız (!) ama şunu söyleyeyim delilsiz konuşan namerttir, müfteridir. Sizler delil olarak sunduğunuz şeyler karşılıklı yazılarınızdır, Herkes birbirlerinin dediklerini delil diye gösteriyor, o da sizi delil olarak gösteriyor, basında ne yazılmışsa o delildir. Gerçi ben bunu yazanlarında buna inanmadıklarını ve öyle olmadığını bildiklerini biliyorum da... yine de delil sorayım, ama adam gibi delil ha... böyle boş adamların hayali sözlerini değil... gazate manşetlerini delil... müfterilerin köşe yazılarını değil... elle tutulur, delil denilebilecek delil...
sözün sonu İNSAF BE İNSAF YETER BU KADAR İFTİRA, ELBET ALLAH İFTİRANIZI SİZE ÇEVİRMEYE KADİRDİR. BİZLER SADECE SABR SİZİNLE BİRLİKTE BEKLEYECEĞİZ VE GÖRECEĞİZ.

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin