Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: Berzan BOTÎ: Referandum; “Sol Sefalet” ve Tutarlılık/Tutarsızlık Üzerine Berzan BOTÎ: Referandum; “Sol Sefalet” ve Tutarlılık/Tutarsızlık Üzerine ================================================================================ Berzan - Botî on 04 Sep, 2010 01:26:00 12 Eylül’de yapılacak referandumda kimin nasıl bir tutum takınacağı artık merak edilmiyor. Çünkü hemen hemen herkes rengini, konumunu önemli ölçüde belli etti. Bundan sonra referanduma dair alınan kararlarda değişiklik olsa da, sistem karşısında kimin nasıl bir tutum içerisinde olduğuna dair oluşan yargılar pek değişmeyecektir. Çünkü şu ana dek yaşanan tartışmalar ve referandumda alınacak tutum ile ilgili ortaya konan gerekçeler herkesi yeteri kadar bilgilendirdi/aydınlattı ve sağlıklı bir yargıya varmalarını sağlayacak oranda da veri sundu. Bu nedenle bundan sonraki tavır değişikliklerini hesaba katmadan da, şimdiki konumları dikkate alarak kimin tutarlı/tutarsız olduğunu söyleme olanağına sahibiz… Farklı kaygıları olan karşıt kesimlerin aynı cephede yer almasını ortak bir düşünsel kaynağa dayandıramayacağımıza göre, ‘evet’, ‘hayır’ ve ‘boykot’ cephelerinde yer alan farklı kesimlerin ortak tutumunun nedenlerini irdelemek gerekiyor. Toplumsal evrimin bulunduğu aşama ve yaşanan somut toplumsal olaylar dikkate alınarak yapılacak değerlendirmeler, bloklardan birinde yer alanları tümden olumlama veya tümden olumsuzlama gibi bir yanlıştan kurtulmamızı sağlar ve farklı nedenlerle aynı blokta yer alan farklı kesimleri aynı kefeye koyma gibi bir haksızlık yapmamızı da engeller… Nasıl bir tutum alış bu ‘farklı ama ortak tutum alan’ anlayışların dayandığı, referans aldığı düşünsel kaynaklarla/mirasla çelişmez? Kürtler adına politika yapanlar ile sosyalist olduğunu iddia edenler dışında kalan kesimlerin referandum ile ilgili tutumları, ister ‘evet’ isterse de ‘hayır’ olsun şaşırtıcı değildir. Sistem içi hesaplaşmadan kaynaklı bu kamplaşma hep var olagelmiştir. Bugünün özelliği ise, iç hesaplaşmanın keskinleşmesi ve istemeyerek de olsa bir kanadının demokrasi içeren bazı adımlar atmak zorunda kalmasıdır. Sistem içi partilerin ‘evet’ veya ‘hayır’ şeklindeki konumlanışlarında bir tutarsızlıktan söz edemeyiz. Kararlarının doğruluğu/yanlışlığı tartışılabilse de, tutarlılıkları tartışma gerektirmeyecek kadar açıktır. Çünkü konumlanışları sisteme karşı mutlak bir hesaplaşma içermiyor; ideolojik yapıları ve devlete yükledikleri olumlu anlam da bunu gerektiriyor zaten. Sistem içi olmalarına karşın kendilerine “sosyalist” diyen ve ‘hayır’ cephesinde yer alan kesimler tutarlılık noktasında diğer sistem içi partilerden farklı bir özellik gösteriyorlar. Bu özellik, söylem ile konumları arasındaki çelişkiden kaynaklanıyor; özleri ile konumları arasında ise bir çelişki/tutarsızlık söz konusu değildir… Referandumla ilgili tutumları, söylem ve ideolojik dayanakları ile çeliştiği, karşıtlık ve tutarsızlık barındırdığı için, PKK/BDP ile sosyalist olduğunu iddia edenleri özellikle değerlendirmek gerekiyor. PKK ve Türk solunda yaşanan sefalet ve dibe vuruma karşın, hem Türkiye’de evrensel sol adına yeni bir kopmaya/doğuşa hem de Kuzey Kürdistan’da devlet güdümlü/şaibeli olmayan Ulusal-Demokratik hareketlerin yeniden dirilişine tanık oluyoruz. Sol/sosyalizm ve Kürt/Kürdistan adına hareket edenlerin gerçek niteliklerinin ortaya çıkması, devletçi/Kemalist kimliklerinin deşifre olması ve bu iki kesimle mutlak bir ayrışmanın başlamış olması başlı başına çok önemlidir. Sadece bu açıdan bakılsa bile, referandum sürecinin şimdiden çok şey kazandırdığını söylemek olanaklıdır. BOYKOT CEPHESİ Soruna sadece teorik açıdan bakıldığında ve bu cephede yer alanların istekleri/toplumsal konumlanışları göz ardı edildiğinde hem sosyalistler hem de Kürdistanlı oluşumlar açısından en doğru tutum olduğu söylenebilir. Çünkü sistemle mutlak bir hesaplaşma içerisine girmesi gerekenler bu iki kesimdir. Bu cephede yer alan ve sosyalist olduğunu iddia eden kesimlerin tutarlılığından ve aldıkları kararın doğruluğundan söz edebilmek için sahip olmaları gereken asgari ve zorunlu özellikler vardır. Bu özellikler; a- Sistemle her türlü düşünsel ve toplumsal/pratik bağlarını koparmış olmaları… b- Sistem içi hesaplaşmalarda şimdiye dek hiç taraf olmamış olmaları ve bazı iyileştirmelerin/reformların devrimi geciktirdiği düşüncesiyle hareket etmiş/ediyor olmaları… c- Her türlü legal/demokratik mücadelenin gereksizliğine inanmış ve buna uygun bir pratik sergilemiş olmaları… d- TC’nin emperyalist bir proje olduğunu ve Kemalizm’in faşist bir ideoloji olduğunu kabul ediyor olmaları… e- Kürdistan halkının devletleşme hakkını koşulsuz destekliyor olmaları… f- Şimdiye kadar hiçbir (yerel seçimler hariç) seçime ve referanduma katılmamış olmaları… Bu özellikler aynı zamanda Kürdistan halkı adına politika yapıp boykot cephesinde yer alanlar için de geçerlidir ve ek olarak ‘Bağımsız Kürdistan’ dışındaki hiçbir çözümü kabul etmiyor olmaları gerekiyor. Bu özellikleri taşıyıp boykot cephesinde yer alanlar tutarlıdır kuşkusuz ve saygın bir duruş sergiliyorlardır. Bu özelliklere sahip bir oluşumu “Ergenekoncu” veya devletçi kesimlerle birlikte anmak büyük bir haksızlık olur. Boykot cephesinde böyle bir oluşumun varlığı şüphelidir ama böyle bir oluşum varsa, ben kendi adıma sonsuz saygı duyarım ve onlara yönelik haksız eleştirilerin de karşısında olurum… Bu özelliklerin hiçbirini taşımayan ama boykot cephesinde yer alan PKK’nin tutumunu anlamaya çalışmak ve bazı teorik gerekçeler bulmak oldukça zordur. Halen TBMM’de milletvekili bulunduran, Misakı Milli’ye bağlı olan, Kemalizm’i güncelleyerek(!) savunan ve Kürtler adına “Demokratik Özerklik”ten öte talebi olmayan bir anlayışın boykot gerekçesi ne olursa olsun inandırıcı değildir ve herhangi bir teorik dayanağa da sahip değildir. PKK’nin boykot kararının nedenlerini, manipülasyona açık ilişkilerinde, pragmatik kaygılarında aramak gerekiyor. Zaten son olaylar da kendisiyle ilgili bu değerlendirmeyi haklı çıkardı. HAYIR CEPHESİ Bu cephe içinde yer alan en tutarlı kesim, başta MHP ve CHP olmak üzere ırkçı/Kemalist/devletçi kesimdir. Çünkü Anayasa Mahkemesi, TSK ve HSYK gibi faşist kurumların kısmen de olsa revizyona uğrama ihtimali onları rahatsız ediyor ve varlık koşulları olan statükonun yara almasına, kontrolden çıkmasına olanak vermek istemiyorlar. Bu cephede yer alma nedenlerini, “AKP Anayasa değişiklikleriyle kendi iktidarını oluşturuyor, kadrolaşıyor” gerekçesine dayandıranlar -ki bu iddialarında gerçek payı vardır- mevcut durumu (statükoyu) olması gereken en uygun/yaşanılır durum olarak görüyorlar. Referanduma katılıp ‘hayır’ cephesinde yer alan herkesin, faşizmin her kurumuna tüm çıplaklığıyla sindiği mevcut sistemin/durumun devamına hizmet ettiği tartışma gerektirmeyecek kadar açıktır. Belli özellikleri taşımaları koşuluyla, boykot cephesinde yer alan sosyalist ve Kürdistanlı oluşumların tutumu ne kadar anlaşılır ve doğruysa, benzer oluşumların direkt taraf olup ‘hayır’ cephesinde yer almaları da o kadar anlaşılmaz ve de yanlıştır. Yine bu cephede veya boykot cephesinde yer alıp en tutarsız ve ikiyüzlü politikayı hayata geçirenler, kendilerine sosyalist yakıştırması yapan partilerdir. Genel başkanlarının (Akın Birdal, Ufuk Uras ve Levent Tüzel) kendi partisinden istifasını kabullenecek kadar parlamento aşığı olan; Kürtlerin sırtından parlamenter olmakta sakınca görmeyen bu partilerin radikal(!) söylemleri ve ‘sosyalist’ maskeleri statükocu/Kemalist konumlarını gizlemeye yetmiyor. Aksine içine düştükleri sefaletin komik bir hal almasını gözler önüne seriyorlar. ‘Hayır’ cephesi, farklı yelpazelerde görünen ve farklı ideolojik kaynaklardan beslendiklerini iddia eden ama aynı sisteme hizmet eden envai türden Kemalistlerden/devletçilerden oluşuyor. Boykot ve ‘evet’ cephesinde yer alanların farklı gerekçeleri vardır ve aynı cephede yer almaları onları aynılaştırmaz. Buna karşın ‘hayır’ cephesinin böyle bir özelliği yok ve bu cephede yer alan herkes aynı amaç ve aynı kaygılara sahiptir; sistemi korumaktır ortak paydaları… EVET CEPHESİ Hem amaç hem referandumdan beklentiler hem de dünya görüşü açısından farklılıkları en çok içinde barındıran cephedir. Bu cephede yer alanların ortak yanı, süre giden durumdan rahatsızlıkları ve değişim talepleridir. Hem rahatsızlığın nedenleri hem de değişim taleplerinin oran ve nedenleri oldukça farklıdır. Kimi sınırlı bir değişimden yanayken kimisi varlığını korumak için değişim istiyor, kimisi de radikal değişimler için referandumu bir ilk adım olarak görüyor… Bu cephenin başat gücü AKP’dir kuşkusuz. AKP, Anayasa Mahkemesi, HSYK, Danıştay gibi Kemalist kurumların yapısı değişmedikçe hiçbir değişimi gerçekleştiremeyeceğinin ve gerçek anlamda iktidar olamayacağının bilincindedir. Dahası, AKP’yi Anayasa değişikliğine sevk eden en önemli etkenin kendi varlık koşullarının tehdit altında olduğunun, mevcut kurumların şu anki yapısıyla kendi mevcudiyetine her an son verebileceğinin farkında olmasıdır. AKP, kültürel birikimiyle, düşünsel kaynaklarıyla ve dayandığı tabanıyla radikal değişimlerin, demokrasisin taşıyıcısı olmamasına rağmen, uluslararası sermayenin liberal politikalarını (burjuva demokrasisini) temsil etmeye en istekli parti olduğunu gösterdi bugüne kadar. Burada AKP’nin liberalliği eleştiri konusu değildir. Aksine egemen olan Kemalist/faşist anlayışa göre ilerici nüveler taşımaktadır liberalizm. Aynı anlama gelecek şekilde, Kemalizm, liberalizme göre çok daha gerici bir sistemdir. Dolayısıyla liberalizmden önce karşı durulması gereken anlayış Kemalizm’dir. Türkiye, tekçi/ırkçı/Kemalist bir sistemin hüküm sürdüğü, kapitalizme özgü tüm olumsuz politikaların uygulandığı ama burjuva kültürünün artılarından nasiplenmeyen bir ülkedir. Başka bir deyişle Türkiye’de burjuvazi, Marks’ın deyimiyle, “tarihsel devrimci rolü”nü henüz oynamamıştır. AKP, bu rolü oynayama çalışırken bocalıyor, gel-git yaşıyor; hem düşünsel olarak mevcut sisteme karşı keskin bir hesaplaşmaya girişemiyor hem de dönem dönem beslendiği bu sistemle ortak bazı yaşam alanlarının dışına çıkamıyor. Ancak tüm eksikliklerine rağmen AKP, burjuva demokrasisine geçişi sağlayacak yolun açılmasına en yakın partidir. Bu nedenle AKP’ye ve liberalizme karşı mücadeleye öncelik verip Kemalizm’in hüküm sürmesine katkı sunmak, gerici/faşist anlayışlara açıkça hizmet etmektir. Devrimci tutum, Kemalizm’i öncelikli hedef olarak seçmek, burjuva demokrasisinin gerçekleşmesi önünde engel oluşturmamak, gerçek iktidar olduğu zaman da AKP’ye/liberalizme karşı keskin bir mücadeleye girişmektir. Türk solu ve PKK’nin Kemalist/ırkçı sistemi yok sayıp -ki bu yok sayma bilinçli bir çabanın sonucudur ve Kemalist sistemin devamına hizmettir- mevcut potansiyeli AKP’nin iktidar olup-olmaması yönünde kullanmaları onları ne radikal ne de devrimci kılar. Olsa olsa sistemin yedek güçleri yapar. PKK dışında kalan Kürdistanlı politik yapılar, yetmezliklerine, eksikliklerine ve demokrasi adına ciddi bir getirisi olmamasına rağmen değişikliklere “evet” dediler. Bu tutum iki açıdan çok önemlidir. Birincisi, devletçi/Kemalist Türk solundan mutlak bir kopuşu sağladığı için Kürdistanlı yurtsever/demokrat/devrimci oluşumların “evet”i önemlidir. İkincisi, PKK’nin tek güç, tek ses olmak için yürüttüğü politikalara son veren bir çıkışa işaret ettiği için Kürdistanlı oluşumların “evet”i yine çok önemlidir… DSİP’in ‘evet’ cephesinde yer alması, sosyalizm ile demokrasi ve sosyalizm ile özgürlük arasındaki kopmaz bağı göstermesi açısından anlamlıdır. Ayrıca, militarizmin gölgesinden kurtulamayan Türk soluna karşın DSİP, anti-militarist tutumuyla/pratiğiyle “tek tip sosyalizm” dayatmasına son verilmesinde önemli bir pay sahibidir… Referandum sonucu (büyük olasılıkla evet çıkar) ne olursa olsun, Kürdistan halkının ulusal demokratik mücadelesi baz alındığında şimdiden çok şey kazandırdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sonucun ‘evet’ olması durumunda, Kürd/Kürdistan sorununda çok önemli gelişmelere neden olmayacak ve iktidarını güvenceye alıp ‘devletleşen AKP’ ile yeni bir tarzda yeniden bir mücadele başlayacaktır. Kirli oyunların, danışıklı dövüşlerin daha az yaşandığı ve daha az insanın feda edildiği bir mücadele olacaktır bu dönemde. Bu nedenle AKP’ye fazla bir anlam yüklememek, Kürdistan halkının umudu olmasına hizmet etmemek gerekiyor; çözüm adresi de, iç dinamikler ve bu dinamikleri harekete geçirecek olan Kürdistanlı politik yapılar/aktörler olmalıdır. AKP’yi kutsamadan, meşrulaştırmadan ve Kürdistan halkına umut olarak sunmadan referandumda “evet” demek gerekiyor. Bu “evet”in AKP’ye ve onun politikalarına olmadığı, sadece değişime olduğu uygun bir dille halka anlatılabilmelidir. Bunun özeti, “AKP’ye Hayır, Değişime Evet”tir… Sonuç ‘hayır’ çıksa bile çok şey kaybedilmeyecektir. Ortaya çıkan ve artık yaşam alanı bulmakta zorlanan kirli ilişkiler biraz daha devam eder, o kadar. Artık ‘şişeden çıkan cin’, ne Türkiye halkının militarist, anti demokratik bir yaşama mahkûm olmasına izin verecek ne de Kürdistan halkının “demokratik özerklik” gibi sistem projeleriyle oyalanmasına… Referandum başlamadan, genel olarak demokrasi cephesi, özel olarak da Kürdistanlı ulusal demokratik güçler kazanmış durumdadır. Devlet ve PKK’nin ortak çabasıyla otuz yıldır uyutulan “dev” uyandı; hiçbir şey eskisi gibi olamayacağı için -sonuçtan bağımsız olarak- “evet” diyenler şimdiden kazanmışlardır… 3 Eylül 2010 Berzan Botî berzanboti@hotmail.com Not: Bu yazı aynı zamanda Newroz gazetesi ve http://www.mesop.net/ te de yayınlanmıştır