Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: "Demokratik Özerklik", "Tampon Bölge" Ve PKK'nin Yeni Misyonu "Demokratik Özerklik", "Tampon Bölge" Ve PKK'nin Yeni Misyonu ================================================================================ Berzan Botî on 17 Jul, 2010 04:23:00 Egemenler, görünürde karşı oldukları ama uzun vadede amaçlarına hizmet edecek düşünceleri direkt söylemek yerine, başkalarına, özellikle de kendisine karşıt gibi duranlara veya dillendirilen düşüncelere en muhalif/en katı olanlara söyletmeyi tercih ederler. Böylece muhalefet, istekleri dillendiriliyormuş/kabul görüyormuş hissine kapılıp çabalarının boşa gitmediğini düşünerek rahatlıyor. Bu rahatlama egemenlere yönelik öfkeyi kontrol altına almayı sağladığı gibi, siyasal sözcülerin de görevini layıkıyla yaptığı inancını pekiştirerek yöneticilerin sorgulanmasını da engelliyor. Öcalan’ın düşünsel geliş(me)mişliğini bilen herkes, Öcalan tarafından ortaya atılan “çözüm” önerilerinin, “kurtuluş reçetelerinin” kendisine ait olmadığını, başta Doğu Perinçek, Mihri Belli ve Yalçın Küçük olmak üzere Kemalist ideologlarca piyasaya sürüldüğünü de çok iyi biliyorlar. Kürdlerin özgürleşmesine engel olmaya yönelik olan bu taktik amaçlı düşüncelerin Öcalan ve Öcalancılar tarafından sadece dillendirildiğini de ortalama insanlar biliyor artık. Dillendirenler tarafından her seferinde ayrı bir anlam yüklenen “Demokratik Özerklik”: Hem Öcalan, “Böyle devam ederse zaten demokratik özerklik diyorlar, bunu pratikleştireceğiz diyorlar”, hem Kandil (Cemil Bayık), “Eğer Kürt sorununun demokratik siyasal çözümü için tek yanlı çaba gösterdiysek, amacımız demokratik özerklik çerçevesinde bir siyasi çözüm ortaya çıkarmaktı. Bu çabaların amacı demokratik özerkliği geliştirmekti. Yani Türkiye sınırları içerisinde Türk devletiyle Kürt toplumunun ilişkilerini demokratik özerklik temelinde çözmek istedik”, hem de BDP tarafından tekrar gündeme getirildi… Misakı milliye saygı duyan, tek bayrak, tek devlet ile sorunu olmayan, dahası Cumhuriyeti kuran ve ona rengini veren M. Kemal’i her fırsatta kutsayan anlayışın, Ulusal hiçbir talep içermeyen “Demokratik Özerklik” söylemiyle tekrar tabanına umut(!) vermeye ve kandırmaya devam etmeye çalışması şaşırtıcı değildir. Ertuğrul Özkök’ün, "birlikte yaşamalı mıyız?" başlıklı yazısının hem zamanlaması, hem de içeriği de kimseyi şaşırtmasın! Hasip Kaplan’ın “Kürdlerin Sözcüsü” sıfatıyla Kürdlerin haklı taleplerini lanetlemesi ve yüz yıllık ırkçı/inkârcı devlet argümanını “haksızlığa karşı bir tepki görüntüsü vererek” haykırması da şaşırtıcı değildir. Toplumsal çelişkilerde karşıtları temsil eden ama aynı amacı paylaşan iki kesimin (sadece biçimce farklı) ortak bir projeyi dillendirmesi de şaşırtıcı değildir. Kitleler üzerindeki etkileri yanında düşünsel gelişmişliklerinin lafı bile edilemeyecek olan karşıt(!) iki insan (Kenan Evren ve Leyla Zana) da aynı dönemde “Eyalet” sisteminden söz etmişlerdi. Hem Evren, hem de Zana’nın dillendirdiği yirmi-yirmi beş eyaletli sistemde de tıpkı bugünkü “Demokratik Özerklik” gibi Ulusal nitelikte hiçbir şey yoktu ve sadece idarenin biçimsel yeniden yapılanması, merkezi hükümetin bazı angarya işleri yerel yönetimlere/idarecilere devretmesiyle sınırlıydı. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, merkezi hükümete verilen vergi kalemlerinin azaltılması, yerel yönetimlerin hareket alanının (özerkliğinin) biraz daha genişletilmesi gibi konular ezilen bir halkın Ulusal talepleriyle hiçbir şekilde ilişkili değildir; sadece bazı yan etkileri olabilir o kadar. Bugün PKK tarafından “Kurtuluş” olarak sunulan “Demokratik Özerklik”, yüz yıl önce Prens Sabahattin’in “Ademi Merkeziyetçiliğinden”, Özal’ın hayata geçirmeye çalıştığı liberal politikalardan, birkaç yıl önce AKP’nin niyetlenip hayata geçiremediği “Yerel Yönetimlerin Güçlendirilmesi Projesinden” veya Batı Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde uygulanan “merkezin mutlak determinasyonu dışında kalan, sağlık, eğitim gibi konularda yetki sahibi” özerk yerel yönetimlerden nitelikçe farklı bir şey değildir. Şayet bu özerklik talebi, Kürdistan ve Türkiye olmak üzere iki bölge şeklinde olsaydı durum farklı olurdu ve Ulusal taleplerin karşılanmasından kısman de olsa söz edilebilirdi. Egemenlerin uzun erimli stratejilerinde her zaman için birden fazla planları vardır. Bu planlar farklı, ilgisiz görünse de, egemenliğin devamına katkı sağlamaları ortak noktalarıdır ve gelişmelere göre birine öncelik verilebilir… Demokratik Özerklik Talebinin Barındırdığı Riskler: Emperyalistler ve yerel sömürgeci devletler tarafından paylaşılan/parçalanan Kürdistan’ın, ilk kez Kürdler adına hareket eden bir parti tarafından yeni parçalara ayrılması ve Türkiye’ye entegrasyonun tamamlanması tehlikesidir. PKK/BDP’nin özerklik ilanı, yerel yönetimleri kazandıkları yedi vilayet ile sınırlı olacak. Böylece Kürdistan’ın geri kalan bölümleri hem psikolojik olarak, hem de fiili olarak “Türk” kimliğini temsil etmiş olacak. PKK’nin iktidar olduğu illerde hayata geçireceği politikalar (ki şimdiye kadar yürüttükleri politikalar bu konuda iyimser olamayacağımızı gösteriyor) halkın sömürgecilerin partilerine yakınlık duymasını sağlayacak; tıpkı bugün Kürdistan halkının büyük bir bölümünün AKP’ye yakınlık duyması gibi. Ve zamanla (Kürdler adına) PKK’nin elinde bulunan yerel yönetimlerin bir kısmı daha “Türk”, “Devletçi” kimliğine bürünerek devlete mutlak şekilde bağlanacaklar. Belli bir alanda ise PKK’nin mutlak ve kalıcı iktidar olması sağlanacak ve bu devlet güvencesinde olacak. Birinci dünya savaşından bu güne kadar stratejik önemini koruyan ve bu nedenle de bölgede çıkarı olan devletleri tedirgin eden “Birleşik Kürdistan” düşüncesi, hem Emperyalist devletlerde hem de yerel sömürgeci devletlerde Ulusal Birliği engelleyecek, bağlantıyı koparacak “Tampon Bölge” fikrini hep canlı tuttu. Güney Kürdistan’da elde edilen kısmi haklar, “Tampon Bölge” projesinin her zamankinden daha çok önem kazanmasını sağladı. Türk devleti bunu dillendirmekte hiçbir sakınca görmemekte ve gücü yettiğinde tereddüt etmeden bunu hayata geçireceğinin sinyallerini vermektedir. Dönem dönem Güney Kürdistan’da oluşturulacağı söylenen “Tampon Bölge”nin, esas olarak Kuzey Kürdistan’da oluşturulmak istendiği gerçeği göz ardı edilmemelidir. Hakkâri, Şırnak ve Siirt il sınırlarını kapsaması muhtemel olan “Tampon Bölge”nin Türk güvenlik güçleri tarafından uzun vadede kontrol edilemeyeceği gerçeği, devleti farklı arayışlara yöneltti. Bölgeyi insansızlaştırmak ve sadece devlete bağlı olan bazı yerel güçleri (ki bunlar köy korucusu olarak düşünüldü uzun süre) orada bırakmak, devletin uzun süre hayata geçirmek için uğraştığı bir seçenekti. Ancak; hem Güney’deki gelişmeler, hem PKK’nin varlığı, hem de uluslararası verili durum bu projenin hayata geçirilmesine olanak vermedi. Gelinen aşamada, PKK içindeki yurtsever kesimin etkisizleştirilmesi, Kemalist ideolojinin yavaş yavaş tabana enjekte edilerek sindirilmeye başlanması, sorunu; Kürd/Kürdistan ekseninden çıkarmıştır. Bağlantılı olarak, PKK/BDP’nin hiçbir ulusal talebinin olmaması, Öcalan şahsında somutlaşan gelecek korkusunun tüm yönetici kadrolar ile birlikte çıkar çetelerini de telaşlandırması, adeta “küçük bir devlet” olan PKK’ye yaşayabileceği uygun bir yer (tampon bölge) arayışını hızlandırmış durumdadır. Hem devletin geleceğini güvenceye alacak, hem Güney’in Kuzey ve diğer parçalar üzerindeki olumlu etkisini yok edecek, hem de PKK’nin sınır bölgesinde resmi devlet görevlilerinin işlevi görmesini sağlayacak olan bu proje; başta Kemalistler olmak üzere devletçilerin büyük bir bölümü tarafından benimsenmektedir. İç hesaplaşma ve yaşanan iktidar kavgası bugün için AKP’yi bu projenin dışında tutsa da, “devletin menfaatleri” onları da her an için projenin bir parçası haline getirebilir. Bu açıdan bakıldığında, AKP'nin, PKK'yi Kürdlerin temsilcisi olarak muhatap görmemesi bir şanstır Kürdler açısından. İç çelişkilerden kaynaklı bu şans iyi değerlendirilmelidir. Silahlı çatışmanın bitirilmesi noktasında tek muhatap olan/olması gereken PKK'nin, Kürd/Kürdistan Sorunu'nda muhatap alınmasını istemek, ihanet projesine ortak olmak demektir. Kürd muhalefetinin bu noktada duygusallıktan uzak ve Ulusal-Demokratik çıkarları gözeten bir politika izlemesi zorunludur. PKK’nin “Demokratik Özerklik” talebini “Öcalan Prensliği” olarak okumak için birçok veriye sahibiz. Yakın zamanda Öcalan’ın “Öz Savunma Gücü” ile ilgili açıklamaları dikkatle okunduğunda “devletin bölünmez bütünlüğü” içinde ve devlete bağlı, devlet güvencesinde silahlı PKK kuvvetlerinin gerekliliğine ısrarla vurgu yapması tamda özerk, devlete bağlı, ismi Kürd ama Ulusal hiçbir özelliği olmayan bir Prensliğe işaret ediyor... Yıllardır Devletçilerin Kürd/Kürdistan Sorunu’nu, "Doğu" veya "Güneydoğu" olarak adlandırması, Kürdistan coğrafyasını dar bir alanla tanımlama ve o alana hapsetme politikasını da, bu projenin düşünce bazındaki egzersizleri olarak değerlendirmek gerekiyor. Geçmişte Aşiretler vasıtasıyla hayata geçirilen ve Kürdleri birbirine kırdıran “Özerk Beylikler” anlayışının günümüze taşınmak istenmesi olan “Demokratik Özerklik”, hiçbir demokratik öğeyi barındırmayan ve Kürdlere en az devlet kadar baskıyı öngören çirkin bir projedir. Burada kullanılan özerklik, Öcalan/PKK’nin özerkliğidir; Kürdistan halkının değil. Demokratik özerkliği savunmak, Ulusal Sorunu olmayan bir ülkede demokrat olmanın doğal sonucuyken, bu talebi ezilen ve Ulusal Talepleri hala karşılanmamış olan bir halk adına dillendirmek ise, Ulusal-Demokratik olan her şeyi boğmak ve yok etmektir. Bu nedenle; Ulusal Duyarlılığa sahip Kürdler, bu çirkin projeye karşı çok net olarak tavır almalı ve aktörlerini de teşhir etmelidirler. PKK’nin “Demokratik Özerklik” talebi, Kuzey Kürdistan’ın birkaç parçaya bölünmesi ve dört parça arasındaki suni sınırları kalıcı hale getirme projesidir. Başta Kemalist Sol olmak üzere (bu konuda ÖDP, EMEP gibi partilerin desteğine dikkat edilmeli) devletçilerin farklı kanatlarından “Demokratik Özerkliğe” verilen destek şaşırtıcı değildir. Son dönemde gelişen ittifaklar, kurulan cepheler ve Referandum’a indirgenmeye çalışılan hesaplaşmaları daha geniş bir perspektiften bakmak gerekiyor. Anayasada birkaç maddenin yüzeysel bazı değişikliklere uğramasının bu kadar keskin kamplaşmalara, hesaplaşmalara neden olması, arkasında gelişebilecek çok daha önemli ve kapsamlı projeleri etkileme ihtimalidir. PKK ve Kemalist Sol’un Hayır'ını/Boykot'unu da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. PKK'nin üstlendiği ve çok önemli bir başarı sağladığı “Kürdistan'daki değerleri, dinamikleri tahrip etme” misyonu, yeni aşamada dolaysız, açık bir ihanet projesine dönüşmüş durumda. Birilerinin hala ısrarla PKK için kullandığı "Özgürlük Hareketi, Ulusal Hareket" gibi tanımlamaların mevcut ihanet projesine hizmet ettiği ortadayken, Kürd muhalefetinin daha cesur, daha net ve daha kararlı olması gerekiyor. Yaşananların hiç biri şaşırtıcı değildir; şaşırtıcı olan, olanları olduğu gibi görmek ve tavır almak yerine, hala dolaylı yollara başvurulması ve PKK'yi doğru tanımlamaktan ısrarla kaçınılmasıdır. Kürdistan halkının haklı taleplerinin sözcülüğünü doğru/ahlaki bir şekilde yapmayanların, bu kararlılığı gösteremeyenlerin "Akıl Hocalığı" yapmak ve kitleleri tereddütte bırakmak yerine, susmaları daha dürüstçe olur. Böylece gerçek bir muhalefetin ortaya çıkmasının zemini hazırlanmış olur en azından... 16 Temmuz 2010 berzanboti@hotmail.com