Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: PKK/TSK’nın Zaferi ve "Ortayolcu"ların Hüsranı PKK/TSK’nın Zaferi ve "Ortayolcu"ların Hüsranı ================================================================================ Berzan - Botî on 21 Jun, 2010 09:31:00 Çatışmaların yeniden başlayacağı ve şiddetlenerek devam edeceği biliniyordu. İlginç ve düşündürücü olan, savaş tacirlerinin olacakları gizleme ihtiyacı duymaması ve çirkin planlarını herkesin gözüne batıra batıra hayata geçirmeleridir. Savaştan beslenenlerin bu cüretini, güçlü oluşlarında değil, kendilerine karşı duracak bir gücün olmayışında aramak gerekiyor. TSK, toplu katliam ve soykırım yaptığı zamanlar dâhil olmak üzere, tarihinin hiçbir döneminde bu kadar yıpranmamıştı. Uyuşturucu ticareti, fuhuş, rüşvet başta olmak üzere her türlü çirkinlikle/adi suçla birlikte anılmaya başlanan TSK, kendi askerini öldürüp bundan yararlanmaya çalışacak kadar alçalmıştı (kuruluşundan beri her türlü alçalmanın içindeydi ama bunun halk tarafından görülmesi yeniydi) ve bu alçalma ortalama insan tarafından biliniyor gür bir sesle olmasa da dillendiriliyordu artık... PKK, 1984’ten bu yana ilk kez bu kadar açık eleştiriliyordu. Kürd muhalefeti, “PKK’nin ulusal bir hareket olmadığı; bir tarikat örgütlenmesi olduğu ve tarikat şeyhini kurtarma dışında bir talebi olmadığını/kalmadığını” cılız bir tonla da olsa seslendirmeye başlamıştı. Yeni yeni örgütlenme çabaları, PKK’nin, alternatifsizlikten kaynaklanan avantajını ortadan kaldırmaya başlamıştı. PKK ile TSK arasında ortak eylemler yapıldığı dillendirilmeye başlanmıştı ve iç infazlar tek tek sorgulanmaya/ortaya çıkmaya başlamıştı. Öcalan’ın, Kandil’e gönderdiği direktiflerin devlet tarafından dikte edildiği bilinir olmuştu. Her iki kurum da (TSK ve PKK) çok iyi biliyordu ki, savaşın olmadığı bir ortamda tüm çirkinlikleri ortaya çıkacak ve halk onlardan hesap soracaktır. Onları kurtaracak, en azından saltanatlarının süresini uzatacak yegâne çarenin “savaş” olduğunu bilen her iki kurum da, varlıklarını borçlu oldukları bu silaha yeniden başvurdular. Üstelik açıkça, gizlemeden ve birbirlerinin eksikliklerini tamamlayarak, gerektiğinde biri diğerinin yerine eylem yaparak ya da birinin yaptığı eylemi diğeri üstlenerek bunu yaptılar. Bu iki “kutsal” kurumun başından beri iç içe olduğu ve birinin diğerinin anlaşmalı karşıtı(!) olduğu/yapıldığı tespitini çok abartılı ve tepkisel bir değerlendirme olarak gören ciddi bir Kürd muhalefeti vardı. Onlar da yavaş yavaş bu tespite inanmaya, inanmak istemeyenler ise “iki kurum arasındaki bu ilişki, iç içelik” sonradan başladı noktasına geldiler en azından... Böyle bir ortamda genel olarak demokrasiden ve özel olarak da ulusal-demokratik taleplerden yana umutlu olmak çok doğaldır. Çünkü bu kadar yıpranan ve çirkinlikleri ortaya çıkan kurumların değerler üzerinden var olmaya devam etmesi düşünülemezdi. Çatışmalar başladıktan sonra yaşananlara ve yapılan değerlendirmelere bakınca, bu çatışmaların amacı ve kime/neye hizmet ettiği çok daha net olarak görülür. Türkiye’de çatışmalı kurumlar birbirine yakınlaşmaya başladı… Asker cenazelerine AB büyükelçileri katıldı... Askerin moral desteğe ihtiyaç duyduğu ve bundan sonra “yıpratıcı yayınlardan kaçınılması” gerektiği haykırılmaya başlandı. MHP, Kürdistan’da “Olağanüstü Hal” uygulanmasını ve erken seçime gidilmesini istedi. CHP, MHP’nin erken seçim isteğini destekledi. Güney Kürdistan’a girilmesinin gerekliliği tekrar ve sesli bir şekilde dillendirilmeye başlandı... Devletin (TSK’nin) savaş istemesi anlaşılırdır ve istediği sonucu da aldı/alıyor. Türkiye’deki “muhalefet” ise, Kürdler söz konusu olduğunda hem demokrasiyi, hem milli iradeyi hem de tüm insanlık değerlerini unutabilecek kadar şovenizmin bataklığına saplanmış. Bu nedenle de başlatılan bu çirkin savaşa gerektiği gibi tepki veremiyorlar. Tepki verenler ise, romantik bir tarzda dillendirdikleri “kardeşlik” söyleminin ötesine geçemiyor ve sorunun gerçek çözümünden uzak duruyorlar... Kürdlere gelince, 26 yıldır devam eden ve dönem dönem sınırlı da olsa “nefes aldıkları” kısa süreler dışında yaşadıkları acıları, tahribatları yaşamaya devam ediyorlar. Ulusal Kurtuluş için dağa çıktığını sandıkları çocukları, ulusal hiçbir içeriği olmayan, en fazla “Öcalan prensliğinin” kurulmasını sağlayacak bir anlayış için ölmeye devam ediyor. Kürd muhalefeti, tüm bilinenlere/görünenlere karşın PKK’nin gerçek konumunu söylemeye ve “sen busun” demeye yeteri kadar cesaret edemedi. Cesaret edenlerin bir kısmıysa, pratikte bunun gereklerine uygun davranmadı. Hatırlanacağı gibi son seçimlerde birçok muhalif Kürd yazar-çizer, “tüm olumsuzluklarına karşın DTP desteklenmeli” demişti. PKK’nin tekrar eylem kararı almasında bu desteğin verdiği cesaret inkar edilemez. PKK, “misakı- milli’yi” tanımadığını, Kemalizm’in Faşist bir anlayış olduğunu, Kürdistan’ın Bağımsız veya Federasyon olması gerektiğini” söylediği anda değil eleştirmek, onunla birlikte mücadele etmek ve desteklemek bir sorumluluktur. Ancak, ulusal hiçbir talebi olmadığını ısrarla vurgulayan PKK, kime/neye hizmet ettiğini gizleme gereği duymuyor ve Kürdistan’daki dinamikleri var gücüyle tahrip etmeye devam ediyor. Bu durumda yarım ağızla eleştiri, PKK ve türevleriyle aynı platformlarda yer almak veya açıkça tavır almamak, dolaylı olarak destek vermektir. En azından tekrar anlamsız bir savaşa girme cüretini bulmasına yardımcı olmaktır. Artık ortayol kalmamış. Açık veya utangaç bir tarzda PKK’yi desteklemek ile PKK’yi mahkûm etmek gibi seçeneklerle karşı karşıyayız. Ulusal-Demokratik taleplerde kararlı ve samimi olanlar ikinci seçenekte karar kılmakla bunu gerçekleştirebilirler ancak. Yıllardır aynı oyunun tekrar tekrar sahneye konulmasında, yapıcılık, uzlaşmacılık adı altında yürütülen “Ortayolcu” politikaların rolü az değildir. 21 Haziran 2010 berzanboti@hotmail.com