Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: Çocuk İstismarı, Taciz ve Tecavüzün Kültürel Kaynakları Çocuk İstismarı, Taciz ve Tecavüzün Kültürel Kaynakları ================================================================================ Berzan - Botî on 14 Jun, 2010 07:28:00 Türkiye’de, özellikle de Kuzey Kürdistan’da ortaya çıkan ve çocukları hedef alan taciz, istismar, tecavüz olaylarına gösterilen tepkilerin tümünü aynı nedene bağlamak olanaklı değildir. Bu konudaki hassasiyetin dışavurumunun etkisiyle tepki gösterenler (özellikle de anneler, kadınlar ve Son zamanlarda çocuklar) çoğunlukta olsa da, azımsanmayacak bir kesimin de olayların yaşanmış olmasından ziyade ortaya çıkmış olmasına yönelik bir “tepki” verdiği gerçeğiyle yüz yüzeyiz. Çünkü bilinen birçok olay dışarıya yansımadığı sürece tepkisiz kalabilen kesimler; olayın ifşa olması, başkaları tarafından öğrenilmesiyle birlikte tepki göstermeye başlıyorlar. Bu iki yüzlü kesimin sayıca az olduğu varsayılsa da, bir nevi sessiz onay anlamına gelen çoğunluğun tepkisizliği, duyarsızlığı, onları azınlık olmaktan çıkarıyor ve en azından anlayış olarak egemenliklerini sürdürmelerine katkı sunuyor. Aile içinde yaşanan bir olay komşular duymasın diye örtbas edilirken bu anlayış zincirleme olarak etkisini sürdürmektedir. Her basamak “iç sorun” olarak gördüğü suçları, "öteki" olarak gördüğü bir sonraki basamaktan gizleme gereği duyar. Sorunla/suçla bağlantılı olarak basamaklar “öteki” olarak gördüğü bir basamakla gerektiğinde ortaklık kurabiliyor ve daha üst basamak(lar)a karşı birlikte hareket edebiliyor. Aileden sonra, aşiret, köy, kasaba, şehir, bölge ve ülke bu zincirin halkalarıdır. Ve en son halka olarak da karşımıza BATI’ya karşı DOĞU’culuk çıkıyor. Kapalı toplumlara özgü “kol kırılır yen içinde kalır” anlayışı, içte yaşanan olumsuzlukları dışarıya yansıtmama noktasında oldukça hassas(!) davranmayı sağlıyor. Bu nedenle de, aile içi şiddet, ensest ilişki ve çocuk istismarının en çok yaşandığı toplumlar, dışarıya karşı “küçük düşmemek” adına sorunların üstünü örten kapalı toplumlardır. Olayı dışarıya yansıtmama ve gizlemenin yarattığı ikiyüzlülük, olay ortaya çıktığında abartılı tepkilerle telafi edilmeye çalışılıyor. Bu nedenle, bilindiği halde sessiz kalınan suçlara, (irade dışı ) ortaya çıktıktan sonra gösterilen abartılı tepkileri bir nevi “vicdan rahatlatma” ve “günahtan arınma” olarak görmek mümkündür. Bağlantılı başka bir etken se, birçok toplumda, özellikle de Ortadoğu toplumlarında hala egemen olan, (olumsuzlukların özenle ayıklandığı ve mitolojilerden beslenen) kurmaca tarih anlayışıyla yüzleşme korkusudur/zorunluluğudur. Yaşanan istismar, tecavüz ve şiddet olaylarında birincil derecede sorumlu olan devlettir kuşkusuz. Özellikle Yatılı Bölge Okulları'nın, Yetiştirme Yurtları'nın amacı ve yapısı bu tür olaylara zemin hazırlamaktadır. Asimilasyonu amaç olarak benimseyen bir devlet, insanı tarihinden, değerlerinden koparmayı olağan görüyor. Bu yaklaşım her türlü istismarı içinde barındırıyor zaten. Ancak sorunu sadece devlet politikalarıyla açıklamaya çalışmak eksik bir yaklaşım olur ve sorunu çözme noktasında fazla ilerleme kaydedilemez. Toplumda “söz sahibi” bazı inanların konuya dair değerlendirmelerine bakıldığında sorunu anlamada ne kadar geri olduğumuz daha net görülür. İmralı’dan gelen değerlendirme, "Siirt’te ortaya çıkan olayın nedeni olarak Belediye başkanlığının el değiştirmesi" yönündeydi. Bu basit yaklaşımı aratmayacak benzer bir açıklama da yine aynı anlayışın bir temsilcisi tarafından dile getirildi ve olayların nedini olarak son zamanlarda yoğunlaşan operasyonlar gösterildi. Bazı “sosyalist” çevrelerden gelen değerlendirmeler de bilinen “her şeyin sorumlusu vahşi kapitalizm” teziydi. Muhafazakar kesimin yaklaşımı ve çözümü ise, daha çok kapanmak ve geleneklere sıkı sıkıya bağlanmak yönündeydi. Bu değerlendirmelere bakıldığında farklı bir istismarla karşılıyoruz. Bu istismar, yaşanan insanlık dışı uygulamaların nedenlerini görmek ve çözüme katkı sunmak yerine her kesimin kendi politik kazanımlarını hesaplayarak olaya yaklaşmasıdır. Görülmeyen, görülmek istenmeyen temel nedenlerden biri, “ilkel” toplumlara özgü bazı geleneklerin, yaşam tarzlarının ve bakış açılarının günümüze taşınmasıdır. Tarihimizle, kültürümüzle dolayız bir yüzleşme ve hesaplaşma sağlandığında ortaya çıkan olaylara bu egemen anlayış tarafından gösterilen tepkilerin daha çok "ortaya çıkmasına/bilinmesine" yönelik olduğu rahatlıkla görülür. Bütün sorunlarda olduğu gibi çocuk itismarının da engellenebilmesi, hiç olmazsa bu suçların en aza indirilebilmesi için yapılması gereken ilk iş sorunla gerçekçi bir yüzleşmedir. Kültürümüzde içkin, çoğunluğun bilip itiraz etmediği, (kiminin itiraz edemediği) dahası belli bir kesimin bundan hoşnut olduğu ama bugün savunulamayan bazı uygulamalar/sorunlar vardır. Bu sorunlar bilinmesine rağmen dillendirilmiyor, dillendirilmediği için de çözülmüyor. Bu gizlemede amaç, “namuslu” ve temiz bir geçmiş algısının yerleşmesini sağlamak, gerçek tarih yerine "mit’lere" dayanan ve sadece iyi, güzel, doğru ve kahramanlığın geçtiği bir hikayeci tarih anlayışının yerleşmesini sağlamaktır. Bu algı ve düşüncelerle şekillenmiş toplumları yönetmek, yönlendirmek her zaman daha kolay olmuştur. Bu nedenle de egemenler kitleleri yönetmek için bu kadar etkili olan bir silahı fazlasıyla kullanmaktadırlar. Şüphesiz bu uygulamalar/sorunlar sadece toplumumuza veya Ortadoğu’ya özgü değildir. Hemen hemen her halk, bulundukları toplumsal evrimin aşamasıyla bağlantılı olarak, bu sorunları azçok yaşamıştır; bazıları yaşayıp aşmış bazıları da hala yaşıyor; tıpkı bizim gibi... Sorunları çözebilmek için öncelikle sorunun bilinmesi, bilinmesi içinse, hangi koşullarda/neden ortaya çıktığının irdelenmesi gerekiyor. Sorunları nedensel olarak bilmek, nasıl ortadan kalkacağını bilmeyi de beraber getirebilir ancak. Toplumumuzda ortaya çıkandan/dillendirilenden çok daha yaygın olan "çocuk istismarı’nın" birçok nedeni olsa da, (sosyal, politik, psikolojik v.s) bunlar içinde özellikli bir yere sahip olanı, "çocuk kavramı’nın" kültürümüzde gerektiği kadar yer almamış ve bu kavrama uygun davranış biçimlerini benimememiş olmamızdır. Çocuk kavramı Ortaçağ Avrupasında da yoktu. Kent Kültürünün gelişmesi, rönesans, reform ve aydınlanma süreçleriyle iç içe ve bağlantılı olarak ortaya çıkan, gelişerek içeriği zenginleşen çocuk kavramı, çocukluk evresinin yasalarla belirlenmesini, toplumsal yapıdaki yeni yerleri/rolleri ve belli haklarla korunmaları gibi düzenlemeleri de beraberinde getirdi. Çocukluk evresinin toplumdan topluma farklılık göstermesi, toplumların çocuklara yönelik davranışlarını/bakış açılarını da önemli ölçüde belirlemiştir. Bazı toplumlarda bireyoluş evresinin kısa sürmesi, başka bir deyişle çocukların erken olgunlaşarak erişkin bir insan gibi muamele görmesi araştırmacıların/bilim insanlarının ilgisini çekmiştir. Bu ilgi özellikle 19 ve 20. Yüz yıllarda birçok araştırmaya neden olmakla kalmamış birçok tartışmayı da beraberinde getirmiş. Bu tartışmalarda “erken/geç olgunlaşma” nın nedenleri hem biyolojik (Briffauld gibi) hem de kültürel (Durand gibi) olarak ele alınırken; erken/geç olgunlaşma ile zeka arasında (Engels ve Gould gibi) bir bağ olup olmadığı, geç olgunlaşmanın/diğer canlılar gibi donatılmamış olarak dünyaya gelmenin insanı bir eksiklikler varlığı mı (Gehlen gibi), yoksa gelişmiş beyni sayesinde fazlalığın/avantajlı olmanın mı (Childe, Gould gibi) göstergesi olduğu üzerinde durulmuş, hatta ırkçılığa “bilimsel” bir kılıf bulmak için bile “erken/geç olgunlaşma” dan yararlanılmaya çalışılmıştır. (Brington ve Bolck gibi) Batılı araştırmacıların konuya dair veri elde etme çabası onları ilk yaşam biçimlerinin hüküm sürdüğü topluluklarda çalışmaya sevk etmiştir. Çünkü “erken olgunlaşma”nın ençok görüldüğü yer, “ilkel topluluklar” olarak adlandırılan ve ilk yaşam biçiminin egemen olduğu topluluklardır. Farklı yaşam biçimlerinin hüküm sürdüğü coğrafyamızda konuya dair tartışmaya katılmak için başka topluluklarda veri toplama ve iddialarımızı doğrulama çabası içerisine girmemiz gerekmiyor. Örneğin, W.Durant, “bir erkeğin, ölen kardeşinin dul karısıyla evlenmeye mecbur tutulmasını” grup evliliğinin kalıntısı olarak görüyor ve erken olgunlaşmaya da Kızılderililerden örnek veriyor: “Omaha Kızılderililerinde, on yaşında bir çocuğun babasının yaptığı tüm işleri yapabilecek duruma gelmesi; Akutlarda on yaşına basan bir çocuğun genellikle hayata atılması ve bazen de evlenmesi; Nijerya’da, altı ile sekiz yaşlarında çocukların büyüklerden ayrılıp bir kulübede yaşayarak, avlanıp ayrı bir yaşam sürdürmeye başlamaları, erken olgunlaşmaya/bireyoluş evresinin çok hızlı tamamlanmasına gösterilebilecek bazı örneklerdir.” Diyor. Bir çok yaşam biçimini içinde barındıran toplumumuzda, grup evliliğinin kalıntılarını bulmak için herhangi bir araştırma yapmamız gerekmiyor; sadece çevremize bakmamız yeterlidir. Yani bu kalıntıları bulmak için ilk Yahudilerde aramamıza gerek yoktur. Ülkemizde, özellikle de kırsal kesimde/bazı yörelerde, ölen kardeşin dul karısıyla evlenmek çok doğal hatta kaçınılmaz bir görev iken, dul kalan kadının erkeğin ailesinden ayrılarak yabancı biriyle evlenmesi genellikle yadırganan bir durumdur. Bazen daha uç örneklere de rastlıyoruz; ölen erkeğin ergin erkek kardeşi yoksa, çocuk yaştaki erkek kardeş yengesiyle (abisinin dul eşiyle) evlendirilir. Bu gerçekliği, kırsal kesimle bağı olan herkes bildiği gibi, direkt bağı olmayıp toplumu tanıma çabası olan herkes de bu bilgiyi istediğinde doğrulayabilir. Ülkemizde grup evliliğinin kalıntılarını çok kolay bulabildiğimiz gibi, bireyoluş evreleri arasındaki farklılığı da kolaylıkla gözlemleyebileceğimiz verilere sahibiz. Araştırmacıların genellikle, Afrika’da veya Kızılderililer arasında yaptıkları çalışmalarla ortaya serdikleri verilere ulaşmak, ülkemiz insanı için kolaydır. Kürdistan’ın kırsal kesimlerinde 12-14 yaşındaki kız çocuklarının evlendirilmesi hala belirli çevrelerce olağan karşılanabilmektedir. Yaşadıkları ilkel koşullar gereği, doğal çevreyle sınırlı bir yaşam sürdürmek zorunda kalan çocukların “erken olgunlaşması” ve 12 yaşlarında evlendirilmesi, ilkel düşünce biçimine göre olağandı. Ancak yaşadığımız çağda böyle bir evliliğin adı tereddütsüz tecavüzdür. Bu nedenle, böyle evliliklere izin verenler, çocukla evlenen erkekler ve sessiz kalan herkes de bu tecavüzde pay sahibidir. Yine ilkel yaşama ait olan ve bazı Afrika kabilelerinde görülen, "Kadın Genitalinin Sakatlandırılması" uygulamasına da, ülkemizde (sınırlı da olsa) hala rastlanabiliyor. Hassas bir dönem, şimdi sırası değil, birileri kendi amaçları doğrultusunda kullanır gibi mazeretlere sığınarak bu uygulamaya sessiz kalmak suç ortaklığıdır. Ortadoğu bataklığında birçok alanda örnek olabilecek adımlar atan Güney Kürdistan yönetiminin artılarını alkışlarken, bu ilkel uygulamaya karşı yeterli çabayı sarfetmediği gerçeğini dillendirmek, eleştirmek duyarlı olmanın gereğidir. Söz konusu üç örnek te, “ilkel” denilen ilk yaşam biçimlerine özgü uygulamalardır. Bütün olarak baktığımızda temel sıkıntı, değişen maddi koşullara uygun olarak zihniyetimizi/eskiye ait kültürümüzü hala değiştirememiş olmamızdır. Kültürel değişimin sağlanamamasının birçok nedeni ve direnç odağı vardır. Bu direnç odaklarının başında, kültürümüzde içkin olan erkek egemen anlayışın sağladığı avantajlardan(!) vazgeçmek istemeyen kesimlerin sanıldığından çok daha fazla olmasıdır. Başka bir direnç kaynağıysa, egemen olan din anlayışının bu tür suçları meşru gördüğü inancıdır. Bu meşruiyet, 1400 yıl önceki uygulamalar referans gösterilerek sağlanmaya çalışılıyor. Oysa 1400 yıl önceki uygulamalar da, "erken/geç olgunlaşma’dan" bağımsız değildir. Bu nedenle, 1400 yıl öncesinin uygulamalarını bugünden bakarak mahkum etmeye çalışmak ne kadar yanlışsa, o günün uygulamalarını bugüne taşımak ve referans almak ta o kadar yanlıştır. Bu iki direnç kaynağını da besleyen Kültür anlayışımızdır. Kültüre genel anlamda aksiyolojik (değer yükleyici) bir yaklaşım gösterildiğinde, kültür=değer sonucuna varılır. Bu mantıktan beslenen statükocu kesim, yanlışlara karşı gelişen her türlü mücadeleyi, başkaldırıyı “değerlerimize saldırı” olarak lanse etmekte ve girişimleri etkisiz kılabilmektedir. Oysa her kültür/gelenek değer içermiyor. Belli dönemlerde işlevsel olan bazı uygulamalar, değişen koşullarda toplumsal gelişmenin, özgürleşmenin önünde bir engel görevi görebiliyor. Değer içermeyen ve eskiye ait olan gelenekleri değiştirmek, aşmak ve ortadan kaldırmak özgürleşmenin zorunlu koşuludur. Bunun yanında evrensel olan ve koşullara göre biçimce değişiklik gösterse de içeriği değişmeyen Kültürel/geleneksel olan değerlerimiz vardır; dayanışma, yardımlaşma, haksızlığa karşı çıkma gibi... Bu nedenle kültüre yaklaşımda genelleyici bir tutum yerine, artı-eksi olarak önce ayrıştırmak ve artıları aksiyolojik eksileri de fonksiyonel bir tarzda yorumlamak gerekiyor. “Toplumsal maddi koşulların değişmesi düşünceyi de değiştirir” tezi genel hatlarıyla doğru olsa da, bunu mekanik bir tarzda "alt yapı üst yapıyı belirler" formülasyonu şeklinde değerlendiremiyeceğimiz ortadadır. Zaten yaşadığımız “modern” çağda “ilkel” bir zihniyete sahip olmamız da, alt yapı-üst yapı ilişkisini mekanik bir tarzda yorumlayamayacağımızı gösteriyor. Mekanik yorumlamakla, “kaderimize razı olma”yı da kabul etmiş oluruz. Düşünce ve maddi koşullar arasındaki diyalektik ilişkiyi, karşılıklı etkileşimi dikkate aldığımızda, maddi koşullarla parelelik arz etmeyen, değişmeyen (ki genel olarak zihniyetin değişimi maddi koşullara göre çok daha geç değişir) düşüncelerimizi/kültürümüzü değiştirmek için çaba sarfetmenin gerekliliği ortaya çıkar. Zaten genel anlamda örgütlenmek, mücadele etmek te yanlış olan bir şeyleri düzeltmek için değil mi? Sonuç olarak; Devletin her alanda olduğu gibi çocuk istismarında da oynadığı olumsuz rolü ve genel anlamda kapitalizmin insan dahil her şeyi pazarlanabilir meta olarak görmesinin olumsuz etkileri yanında, bizden kaynaklanan nedenler de azımsanmayacak derecededir. Öncelikle kültürümüzden kaynaklı olumsuzluklara karşı durmak ve çocukları, kadınları istismar eden, baskı altında tutan çağdışı uygulamaları kültürümüzden ayıklamak zorundayız. İstismarı da sadece cinsel alanla sınırlandırmamak gerekiyor. Örneğin, yine "erken olgunlaşan" ilk toplumlara özgü olan ve Ortadoğu Kültüründe yüceltilen “çocuk eylemcilerin” (hatırlanacağı gibi Yasar Arafat, eylem yapan çocukları “küçük generallerim” olarak tanımlamıştı) eyleme sürüklenmesi de gerçek bir istismardır ve devletin yaptığından hiç te farklı değildir. Çünkü düşünsel olgunluğa erişmemiş, dolayısıyla vasisiz, kendi başına kendi yaşamıyla ilgili kararlar veremeyecek olan çocukları, hangi amaçla olursa olsun, kendilerine zarar vercek şekilde bir eyleme sevk etmek istismardır. Kendi içimizdeki istismarlara karşı net bir tutum takınmadığımız sürece de devletin istismarlarına karşı etkili bir mücadeleyi zaten geliştiremeyiz. Kendi gerçekliğimizle yüzleşme cesareti gösteremezsek, tıpkı “beyaz adam”ın yerlilere bakışı gibi, “beyaz Türkler” de egemen bakışla bizi bize ve dünyaya (işine geldiği gibi) anlatmaya devam edecek... 14 Haziran 2010 berzanboti@hotmail.com