Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: Devlet, Aracılar Ve Devrimci Duruş Devlet, Aracılar Ve Devrimci Duruş ================================================================================ Berzan Botî on 18 May, 2010 03:50:00 berzanboti@hotmail.com Reel politika, “politika nedir” sorusuna verilen farklı cevaplara aldırmadan ve belirli alanlarda farklı yorumlanmalara fırsat vermeden, pratiğiyle ne olduğunu çok net olarak ortaya koymaktadır. Bu ortaya koyuşta itiraz edemeyeceğimiz bazı doğrular var. Bu doğrulardan biri, reel politikanın hedefinde ‘insan’ın olduğu ve bu hedefin etkilenmeye açık olduğudur. Düşüncesi, amacı, dünyayı algılayışı ne olursa olsun politik kurum ve kişilerin hedef olarak seçtiği kitle ile ilgili bir tasarımı da vardır. Bu tasarımda insan, etkilenmeye açıktır; açık olduğu için de değişme potansiyelini içinde barındırıyor. Politikaların ve politikacıların farklılığı, insandaki bu potansiyelin hangi amaçla kullanılacağı noktasında ortaya çıkar. Bu durumda politika, insandaki potansiyelin dışa vurumunu sağlayan veya engelleyen bir araç işlevi görüyor. Egemenler bu aracı (politikayı), ilk olarak insandaki değişim potansiyelinin dışavurumuna engel olmak için kullanırlar. Çünkü dışavuran potansiyelin mutlak bir şekilde kontrol edilmesinin ve kendileri açısından zararsız hale getirilmesinin garantisi yoktur. Hem birey hem de toplum dinamik olduğu için, potansiyelin dışavurumunun kalıcı bir şekilde veya uzun süreli engellenmesi olanağını vermez egemenlere. Bunun bilincinde olan egemenler, mümkün olduğunca süreci durağanlaştırarak uzatmak isterler. Artık mevcut durağanlığın sürdürülemeyeciğini gördüklerinde ise “değişimden yana” zoraki bir tutum takınırlar. Ulusal ve sınıfsal konumları değişimden yana olmaya ve devrimci bir tutum takınmaya olanak vermediği, kitlelere de bu yönde inandırıcı gelmedikleri için de bu aşamada farklı ‘aracılara’ gereksinim duyarlar.Aracılar, bir yandan bireysel/toplumsal potansiyelin dışa vurumunun özgürleştirici, devrimci sözcülüğüne soyunurken, diğer taraftan da bu potansiyelin hedefini şaşırtmak ve gerçek egemenlere zarar verecek riskleri ortadan kaldırmak gibi ikili ve aynı zamanda zor bir görevi yerine getirmeye çalışırlar. Devrimci duruş ise, varolan potansiyelin dışavurum sürecini hızlandırmak ve bu potansiyelin gerçek hedefine yönelmesini sağlamaktır. Bunu başarmak, egemenlerle olduğu kadar egemenlere dolaylı yollardan hizmet eden aracılarla da keskin bir düşünsel hesaplaşmayı gerektirir... Hem Kürtler hem de sömürülen, baskı altında tutulan sınıf ve katmanlar açısından bakıldığında gerçek hedefin devletin/sistemin kendisi olduğu açıktır. Genel olarak biçimsel demokrasilerde hükümet ile devletin özdeş olmadığını biliyoruz. Hele hele Türkiye gibi militarist/tekçi ülkelerde hükümet ile devletin aynı şey olmadığı gerçeğini ortalama insanlar bile görebilecek durumdadır. Hükümet olmanın devlet olmaya yetmediğini, devletin çıkarlarına hizmet etmeyen hükümetlerin nasıl bir sonla karşılaşabileceklerini en çok sosyalist gelenekten gelen insanlar bilir. Şili-Allende deneyimi, sadece trajik sonuçlarıyla değil, aynı zamanda neden olduğu yoğun tartışmalarla da (hükümet-devlet farklılığına dair) hafızalardaki yerini hala koruyor ve öğretici olmaya devam ediyor. Sorunların gerçek sorumlusu bu kadar net bilinmesine ve hükümet ile devletin aynı şey olmadığı görülmesine karşın, birilerinin mevcut potansiyeli devlete değil de sadece hükümet(ler)e yöneltmesini, ‘aracılık misyonunun yerine getirilmesi’ dışında bir gerekçeye dayandırmak gerçekçi olmayacaktır.Mevcut ve değişime yönelmiş potansiyeli, devletin/düzenin kendisine değil de sadece onun bir uzantısına, uyum sorunu yaşadığında kesilip atılabilen bir organına yöneltmenin iyi niyetli bir açıklaması olamayacağına göre, bu yönlendirmeyi yapanları gerçek misyonlarıyla adlandırmaktan kaçınmamak gerekiyor. Son seçimlerde, Kemalist/militarist kesimlerin öncülük ettiği ve kendilerine “sosyalist” diyen bazı kesimlerin de direkt veya dolaylı destek verdiği kampanyada temel yaklaşım, ‘AKP gelmesin de kim gelirse gelsin’ idi. Çünkü AKP dışında hükümete gelebilme ihtimali olanlar devlete daha sadık, daha yakındılar. Başta Kürt/Kürdistan sorunu olmak üzere Kemalist cumhuriyetin kuruluş felsefesinden kaynaklanan tüm olumsuzlukların sorumlusu sanki AKP hükümetiymiş gibi bir algı yaratılmaya çalışıldı. Böyle bir algılama, ‘AKP hükümet olmazsa tüm sorunlar çözülecek’ algılamasını da zorunlu olarak beraberinde getiriyor. Bağlantılı olan bu iki algılama, AKP öncesini “altın çağ” olarak gösterme ve Kemalist devleti aklamayı amaçlıyordu kuşkusuz. Bu bilinçli çabayı CHP, MHP gibi devleti en iyi yansıtan partilerin sürdürmesi anlaşılırdır ve tutarlılıklarının/misyonlarının da göstergesidir. Ancak, kendilerine sosyalist/komünist diyen kesimler ile Kürdistan halkının sözcülüğüne soyunanların bu çaba içerisinde olmalarının ne anlaşılır bir tarafı vardır ne de söylemleriyle pratikleri arasında bir tutarlılıktan söz edilebilir.Seçim sürecinde TKP’nin (Türkiye Komünist Partisi) Mersin il binasına asılan ve üzerinde “ABD’ye, AKP’ye ve Barzani’ye hayır!” yazılı pankart, potansiyeli yanlış hedefe yönlendirip Kemalist devleti (gerçek hedefi) aklama çabasına verilebilecek en çarpıcı örneklerden birisidir. Yakın zamanda Ahmet Türk’e karşı yapılan ırkçı saldırıya EMEP’in gösterdiği tepki de, asıl hedefi göstermekten uzak, Kemalist devlete hiç dokunmayan bir içerik taşıyordu. Söz konusu 13 Nisan 2010 tarihli ve “Ahmet Türk’ü açık hedef haline getiren de, saldırının sorumlusu da hükümettir” başlıklı yazıda, Ergenekon türü Kemalist çetelerden hiç söz edilmemesi düşündürücüdür. Ahmet Türk’e yönelik saldırının bir benzerinin bir hafta sonra bir bakana yapılması da, gerçek faillerin Kemalist, faşist çeteler, yani en büyük çete olan devletin kendisi olduğunu çok net olarak ortaya koydu...Potansiyeli sisteme değil de başka hedeflere yöneltme konusunda verilebilecek başka bir örnek ise, kısa, net ve yorum gerektirmeyecek açıklıktadır; Öcalan: “Kürt sorununun çözümü önündeki engel AKP’dir, devlet değil.” Aracılar aracı olmaktan rahatsızlık duymuyorsa ve giderek daha cüretkar bir şekilde bu misyonlarının gereklerini yerine getiriyorlarsa, onların konumunu ve oynadıkları ikili rollerini söylemekten çekinmek yapıcılık değil, devrimci değerlerin daha çok aşınmasına seyirci kalmaktır. Kaynak. Newroz Gazetesi/Mesop