Dersim Soykırımı ve Sünni Kürdlerin Tutumu Üzerine
Dersim'e ikinci darbe ve ötekileştirme de, başta PKK/Öcalan olmak üzere Kürd sol çevreleri sayesinde gerçekleşti. Dinsel nedenlerden farklı olsa da, dersim (Alevilik) kimliğine yönelik saldırılarda Öcalan, en az bağnaz dinciler kadar olumsuz rol oynadı. Düşünen, sorgulayan ve bireyselleşmiş insanlara karşı genel anlamda alerjisi olan PKK'nin, bu özellikleri en çok taşıyan Dersimlileri hedef alması şaşırtıcı değildir. PKK dışındaki diğer sol Kürdlerin de sık sık "Aleviliğiniz Kürdlüğünüzden/devrimciliğinizden önce geliyor" yönlü eleştirileri Dersimlileri anlamamanın ve ötekileştirmenin başka bir göstergesidir.
-------------------------xxx--------------------
Dersim Soykırımı ve Sünni Kürdlerin Tutumu üzerine
Her ne kadar gerçek ismiyle (soykırım) anılmasa da Dersim Katliamı'nın Avrupa Parlamentosuna taşınması hem demokrasi güçleri adına, hem de Kürdler adına olumlu bir gelişmedir kuşkusuz.
Bu olumlu gelişmeye karşın soykırımın “Dersim 1937-38, Aleviler-Yaşananlar ve Devletin Rolü” başlığıyla tartışılıyor/tartışılacak olması düşündürücüdür.
Tartışılacak bölüm başlıklarına bakıldığında:
“Osmanlı dönemi”, “Cumhuriyetin kuruluşu”, “Kürtler”, “Aleviler”, “Devletin uygulamaları” ve “Kıyımlar”, “Cumhuriyet döneminde uygulanan alevi politikası”, “Türkiye”nin inanç politikası ve farklılıklar ile Osmanlı İmparatorluğu döneminde çoğunluğun uyanışı” Kürd ve Alevi kavramlarının birbirinden soyutlanmaya çalışıldığı görülüyor.
Bu iki kavramı ayrıştırma noktasında devletin bilinçli politikaları belirleyici olsa da, Kürd politik çevrelerinin de bu konudaki olumsuzlukları azımsanmayacak derecededir.
Kürdler genel anlamda soykırımlara karşı olması gereken duruşu sergileyemediler ve egemen anlayışın etkilerini kıramadılar bu güne kadar. İnanç kaynaklı olarak ciddi bir Kürd kesiminin hala Osmanlı'yı aklama çabasında olması büyük bir talihsizliktir.
Belli bir kesimin de işbirlikçi dedelerini (bazı Kürd aşiretlerini) aklama çabası, 1915 soykırımına karşı net bir tutum takınmalarına engel oluyor. Bu ikircikli tutum; devletin, Kürdleri bir bütün olarak dünya kamuoyunda “vahşi”, “saldırgan” ve “tüm olumsuzlukların sebebi” olarak sunmasına engel olmaması bir yana, böyle bir sunuma katkı da sağlamaktadır.
özgürlük için bu kadar bedel ödeyen ve katliamlara, soykırımlara maruz kalan bir halka yapılabilecek en büyük kötülük, (neden ne olursa olsun) genel anlamda soykırımlara karşı gerekli tepkiyi göstermemek ve ikircikli bir tutum benimsemektir.
Birinci paylaşım savaşı sürecinde, büyük devletlerin ekonomik/stratejik çıkarları için halkları tahrik etmesi, birbirine karşı kullanması ve gerektiğinde onları feda etmesi gibi konular tartışılabilse de, başta Ermeniler olmak üzere Asuri-Süryanilerin, Rumların ve êzidilerin soykırıma uğradığı gerçeği tartışma gerektirmeyecek kadar açıktır. Hiçbir gerekçeye sığınmadan soykırımı görmek, bu insanlık suçunda rol oynayan hiç kimseyi ayrık tutmadan lanetlemek herkesten önce Kürdlerin görevi olmalıdır. Tıpkı bugünkü T.C. ve işbirlikçilerini lanetlemeleri gerektiği gibi.
Dersim Soykırımı ve Alevilerin ötekileştirilmesi
Dersim soykırımını somutlaştırmak için ‘BM Soykırım Suçunun önlenmesi Ve Cezalandırılması Sözleşmesi'nin 2. maddesi e) fıkrasına bakmak yeterlidir:
2. Madde: "ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soykırım suçunu oluşturur.” Diyor.
2. maddenin e) fıkrasında; “Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek” tanımlanması var.
Dersim'de kaç bin insanın katledildiği, hangi insanlık dışı yöntemlerin kullanıldığı gibi konulara girmeden sadece, e) fıkrasıyla yetinilse bile soykırımın yapıldığı gerçeği ortaya çıkar. Bilindiği gibi soykırım sırasında Dersimli küçük kız çocukları Asker ailelerine nakledilmişlerdi. Tıpkı geçmişte Ermeni çocukların yetimhanelere ve bazı ailelere nakledilmesi gibi…
Bu gün uygar insanların soykırım diye niteleyip lanetlediği, ‘“bir gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek” uygulama Osmanlı'da olağan bir anlayıştı.
Osmanlı'daki devşirme sistemi, yani Müslüman olmayan çocukların ailelerinden zorla koparılarak Müslümanlaştırılması tam da soykırım sözleşmesindeki 2. madde e) fıkrasına denk düşmektedir. 1915 soykırımını, Dersim soykırımını ve bu soykırımların öncesi/sonrası tüm insanlık suçlarını değerlendirirken, Osmanlı'daki bu düşünsel kaynağı göz ardı etmemek gerekiyor. Bu anlayış, biçim değişikliğine uğrasa da, öz olarak varlığını günümüze kadar koruyabilmektedir ne yazık ki. Asıl olan bu zihniyetle keskin bir hesaplaşmaya girmek ve mahkûm etmektir.
Kürdler içinde hala ciddi bir Osmanlı hayranlığının olması, Dersim'in (Alevilerin) ötekileştirilmesinde çok önemli bir etkendir.
Kürd kimliğinden çok önceleri Alevi kimliğinden dolayı Osmanlı'nın saldırılarına maruz kalan Dersimliler, haklı olarak Osmanlı zihniyetini düşman olarak görmektedirler. Osmanlı'yı savunmak, Alevilerin uğradığı baskıları onaylamaktan başka bir anlam ifade etmiyor. Alevilerin bu anlayıştaki Kürdlere güvenmemesi anlaşılır bir durumdur ve haklı gerekçelere de dayanıyor.
Bazı Aleviler Kemalizm'i sığınak olarak görüyorsa, sorumlu, Kemalizm'den daha çok güvence veremeyen Sünni Kürdlerdir. Sistem her zaman Alevilere şu mesajı verdi: “sizi korumasam Sünniler hepinizi yok eder” Sistem, Alevilere karşı ‘Demokles'in kılıcı' işlevini Sünnilere yüklemiştir. Sünniler bu işlevi yerine getirmeyeceklerine dair Alevileri inandırmadıkça, bazı Alevilerin Kemalist kimliğini eleştirme hakkına da sahip olamazlar.
Ulusal birlik, her hangi bir dinin/mezhebin anlayışı temel alınarak sağlanamaz. Olsa olsa yeniden keşfedilmeye çalışılan Osmanlı-Türkçü anlayışa hizmet olur.
Bu nedenle dindar olmak ile dinsel bakışı toplumsal sorunların çözüm adresi ve ulusal birlik reçetesi olarak sunmak arasındaki farklı net olarak ortaya koymak gerekiyor.
Bazı Kürdlerin sorunlarımızı inanç merkezli yaklaşımlarla çözemeyeceğimizi görmeleri için, İnançlarının Türkiye'deki temsilcilerine bakmaları yeterlidir. Osmanlı anlayışının Gerçek temsilcileri (bu günkü hükümet) bile inancı toplumsal sorunların çözümünde dayanak olarak görmekten vazgeçmiş durumdadır. çünkü toplumsal gerçekliğin inançla açıklanamayacağını ve sorunların inançla çözülmeyeceğini çok iyi biliyorlar. Buna rağmen bazı çevrelerin bir mezhepsel yaklaşımı “her şeyin ilacı” olarak sunması ve fırsatçılık yaparak devrimci değerlere saldırması, halkı ilkel düşünüş biçimlerine hapsetme çabasından başka bir şey değildir.
Bu gün hala mezhep tartışması yapıyorsak ve ulusal birliğin oluşmasına engeller çıkarabiliyorsak, birilerini suçlayarak rahatlama yerine, mevcut olumsuzlukta oynadığımız kötü rol ile hesaplaşmamız gerekiyor.
Dersim'e ikinci darbe ve ötekileştirme de, başta PKK/öcalan olmak üzere Kürd sol çevreleri sayesinde gerçekleşti. Dinsel nedenlerden farklı olsa da, dersim (Alevilik) kimliğine yönelik saldırılarda öcalan, en az bağnaz dinciler kadar olumsuz rol oynadı. Düşünen, sorgulayan ve bireyselleşmiş insanlara karşı genel anlamda alerjisi olan PKK'nin, bu özellikleri en çok taşıyan Dersimlileri hedef alması şaşırtıcı değildir. PKK dışındaki diğer sol Kürdlerin de sık sık “Aleviliğiniz Kürdlüğünüzden/devrimciliğinizden önce geliyor” yönlü eleştirileri Dersimlileri anlamamanın ve ötekileştirmenin başka bir göstergesidir.
Türk solu “enternasyonalliği” ile övünürken Kürdlerin ulusal olanı dillendirmesini “ilkel milliyetçilik” olarak mahkûm etmeye çalıştı. Ulusal sorunu olmayan Türklerin ulusal olana vurgu yapmaması doğaldır. Buna karşın ulusal sorunu çözülmemiş Kürdlerden de bunu istemesi samimi ve gerçekçi değildir.
Türk solunun Kürd solunu anlamaması gibi, Kürd solu da Dersimlileri anlayamadı veya anlamak istemedi. Dinsel kimliğinden dolayı baskı görmeyen Sünni Kürdler, Alevileri “Alevi kimliğine vurgu yapıyorlar” diye eleştirirken; ya gerçekçi değiller, ya da samimi değiller. Marksist kimliğimize rağmen, şayet Sünni inanca yönelik bir baskı olsaydı, bizler Sünni kimliğimizi canlı tutmak ve korumak zorunda kalırdık. Bu, saldırıya uğrayan kimliğin korunması güdüsüdür. Bu güdüsel, doğal tepki aynı zamanda düşünsel tutarlılıkla ve baskılara karşı durmakla da örtüşmektedir.
Eğitim, bireyselleşmek ve özgürce düşünebilmek için yeterli neden değildir, ama bireyselleşmek için zorunlu bir koşuldur. Sadece Kürdistan'da değil Türkiye genelinde de eğitim alanında özellikli bir yere sahip olan Dersim, cemaat/tarikat ilişkilerinden en çok sıyrılan bölgedir. Onur öymen nezdinde CHP'ye gösterilen tepki de Dersim'in özgün yanını, gelişmiş bilincini gösteriyor.
Dersim'de bazı Kemalistlerin varlığı, bazı derneklerin Kemalist kimliği veya kişisel çıkarı için Dersim potansiyelini kullanan birilerinin olması, Dersim'e Kemalist bir kimlik biçme hakkını kimseye vermez.
Kılıçdaroğlu, Kamer Genç gibi olumsuz kişilikleri bahane edip Dersim'e saldırmak, özel olarak Alevi- Kürdlere genel olarak ta devrimci değerlere yönelik bir saldırıdır. Bilinçli-bilinçsiz de olsa bu saldırıyı yapanlar sadece sisteme hizmet etmektedirler. “Gericilerimiz, farklı inançlara tahammül edemedikleri; solcularımız da, komplekslerinden, yetersizliklerinden dolayı Dersim'e saldırıyor” demek dışında haklı bir neden bulmak oldukça zor.
Dersim Soykırımı'nın tanınması, Dersim'in Kürd-Alevi kimliğinin birbirini dışlamaması, Alevi inancının da Sünni inanç kadar rahat bir alan bulması ve Kürdistan'da ulusal-demokratik birlikteliğin kurulması için herkese sorumluluk düşüyor. Bu sorumluluğun yerine getirilmesi için de ilk adım olarak herkesin kendisine yönelmesi gerekiyor.
23 Kasım 2009



Yorumlar (17 gönderildi):
Aslinda problem mezhepsel veya dinsel farkliliklardan degil, diyalogsuzluktan, birbirimize yabancilasmaktan kaynaklaniyor. Aramizda diyalog olmayinca mecburen ucuncu sahislardan ogreniyoruz birbirimizi. Ucuncu sahis da genelde devlet oluyor. Tabi siniflar arasindaki catismadan beslenen, kargasa sayesinde varligini devam ettiren (simdiye kadar oyle oldu, bundan sonra oyle olmaz umarim) devlet bizi birbirimize dusurmek icin cok yanlis bilgilendirir.
Sunilere Alevileri tanitirken "Mum sondu" gibi ahlaksiz iftiralari ogretir; Alevilere de Sunnileri eli satirli katiller olarak tanitir. Iki toplumu birbirinden korkar hale getirir. Birbirine yabancilastirir. Hem Aleviler hem de Sunniler birbirinden uzaklasirken farkinda olarak veya olmayarak devlete siginirlar. Oysa her iki gruba zulmeden devletin kendisidir. Tarihi akisa bakmak yeterlidir.
Alevilerin dusmani Sunniler degil, Sunnilerin dusmani da Alevi degildir. Asil dusman, bizleri gruplara ayirip bizi birbirimize dusman eden despot rejimdir. Bunu soylemekle birlikte, devleti suclayarak kendi hatalarimizi ortbas da edemeyiz. Her iki grupta uc noktalar, fanatikler vardir, bunu kabul etmek lazim. Ama ekseriyetin artik farkli dusundugunu, ozellikle gunumuzde, saniyorum. Eski aliskanliklari bir kenara birakip diyalog kapilarini acmamiz, birbirimizi daha iyi tanimamiz gerekir. Imam Ali, "Insan bilmedigine du$mandir" der. Biz birbirimizi tanimadigimiz icin birbirimize dusman kesiliyoruz.
Birbirimize karsi olan yabancilasmaya iki ornek vermek istiyorum. Bazi Sunnilerimiz, Alevilerin, ozellikle $ehit Seyit Riza'nin musluman olmadiginin propagandasini yaptilar senelerce. Oysa rahmetlinin evinde, bu iftirayi atan bircok Sunninin evinde olmayan dini kitaplar vardi (Kur'an ve Hadis basta olmak uzere). Ayni sekilde, bazi Alevilerimiz, Sunnilerin kendi dertleriyle dertlenmediklerini soylerler. Oysa bugun utangac bir sekilde (eskisine nazaran daha cesur elbet) dile getirilen, Dersim'de coluk cocugun cok canice katledilisini cok detayli bir sekilde anlatir Necip Fazil.
ABD'de bariscil mucadelesiyle bilinen Martin Luther King'in cok hosuma giden bir sozu vardir "Beraber, kardesce yasamayi ogrenmek zorundayiz, aksi halde ahmaklar gibi perisan olup gideriz."
Secim bizim... Ya eli kanli rejimin provokasyonlarina gelip birbirimizi yemeye devam edip hepimiz ahmaklar gibi telef olup gidecegiz, ya da mazlumlar olarak guc birligi yaparak daha iyi bir gelecek sahibi oluruz (bizden gacti, en azindan cocuklarimiz ve torunlarimiz birbirini yemesin).
Bin ki$inin bir senede yaptigi bir binayi, bir ki$i bir dakikada yerle bir edebilir. Yani yapmak zor, yIkmak kolaydir. Aynen onun gibi, nefret, tipki yIkIm gibi kolaydir; sevmek ise yapmak gibi zordur. Zora talip olmali, zoru ba$armaliyiz. Ba$armak zorundayiz.
Selam ve dostlukla
Yalniz ben bura'da su noktayi belirtmek istiyorum, yani demek istedigim sizin diyorsunuz'ki; ''bizim diger butun baska Kurd orgutleri dusman'in bu planina alet oldular'' diyorsunuz. Iste ben bunun hepsine katilmiyorum, neden mi? o zaman kendim'de bizzat tanigi oldugum bu konu hakkin'da kisaca olsa bir aciklama'da bulunmak istiyorum. Ornegin kuzey Kurdistan mucadelesi'nin o 70'li yillar'da boy gosterip orgutlenmesi, toparlanmasi ve de nerde ise kuzey Kurdistan'in hemen-hemen her tarafin'da da halkimizla kucaklamasi bu ispatinizin tersi'nin bir kavramdir, ifadesidir demek istiyorum. Yani demek istedigim o meshurlu 70'li yillar'da daha derin-devletin kontrolunde'ki PKK ortaya cikmadan once bizim baska degisik siyasisi dusunceyle orgutlenmis olan, baska Kurd orgutlerimiz vardi, iste burada halkimizin degisik dini mezhep inanislarin'dan ve de, daha'da farkli dini inanc'dan olan iinsanlarimiz bu mucadele'nin icin'de de birlikte'de orgutlenmistiler, birlikte'de bu onursal mucadeleye'de gonullu olarak'da katilmis oldular. Ha ornek mi vereyim diyorsunuz, buyurun size bir ornek vereyim; ben kendim'de halkimin ve de ulkem Kurdistan'in ozgirluk mucadelesi icin bu orgutle ic-ice mucadeleye basladim ve de ulusal bilincime duzeyine'de ulasmis oldum. Iste o da Kemal Burkay'in onculuk yapmis oldugu Ozgurluk Yolu hareketiydi. Bilindigi gibi sayin Kemal Burkay kendisi Dersimlidir, (Mazgirtlidir). Ve kendisi'de alevi inancdan olan Kurd halki'nin degerli aydini, yazari, bilimcisi ve de politikacisidir. Sayin Kemal Burkay ta o yillarda'ki dusuncesiyle halkimizin nerde ise farkli dini inanclar'dan olan insanlarimizi bir araya toplamayi basarmisti. Cunki o yillar'da bu hareket bizim kuzey Kurdistan'in her bolgesin'de rahatlikla orgutlennmisti, siyasi-politik calismalar yapiyordu. Hareketin icin'de sunisi, alevisi, yezidisi, hiristiyan dusuncesin'de ki nerde ise butun insanlarimizi birarada kucaklamisti. Ozellikle'de bizim Orta anadoluya gocer olmus Kurdlerimiz herne kadar suni'de olmus olsa o dusunceyle uyandilar ve de o dusunceye'de sarilarak'da kendi oz kimliklerine sahip cikmaga basladilar. Ha simdi diyeceksiniz'ki peki bu ayirimcilik nereden geliyor, iste o da derin-devletin bir taktigidir, onemli olan dusman'in bu taktigini aciga cikarmak, desifre etmek ve de halkimizi'da bu konu'da bilinclendirmek ve de uyarmaktir. Iste ancak o zaman dusman'in bu oyunu bosa cikarilir ve de halkimiz arasin'da da guc ve eylem birligini'de gerceklestirmis oluruz. Iste bura'da sunu'da belirtmekte yarar vardir kanisindayim, yani demekm istedigim; bizim o guzelim Kurdistan kenti Dersim'de hala'da dusman'in bu oyununa gelen kimi kesimler, cevreler vardir. Yani bizim bazi Dersimlilere eger kim oldugunu sorarsan; adam sadece diyor'ki; ''aleviyim'', ee tabi sende merak ediyorsun soruyorsun ''kardesim sen Kurd alevisimisin, yada Turk alevisimisin'', bura'da da kemalizmin bir rolu vardir, ki kemalizim Dersimde'ki o vahsi katliami gerceklestirmistir, o zaman bazilari diyorlar'ki ''ben Ataturkcuyim, kemalistim'', iste burada bu nokta cok onemlidir. Simdi bu CHP denilen o irkci-fasist-Kemalist parti bir zamanlar Dersim'de cok gucluydu, en sonun''da da o nasyonalist, kemalist parlamenteri Oner Oymen baklavayi agzin'dan kacirinca ipler cozulmus oldu. Iste burada'da hem Kemalislerin pislikleri pazara cikmis oldu, hemde Dersim yoresin'de politika yapan bizim o bazi zavalli Kemalist Dersimlilerin ipleri cozulmus oldu. Iste bizler sonuc'da dusman'in bu oyununa karsi halkimizi bilinclendirmemiz gerekir, dusman'in, ve de halkimizin icin'de ki isbirlikcileri'nin ipini cozmemiz gerekmektedir. Bu konuda ozellikle'de PKK'nin icinde durust olan bizim bazi Kurdlere cagrim vardir, sizler'de dusman'in bu oyununu aciga cikarmaniz gerekmektedir, artik dusman'da acikca kendi plan ve de taktikleri'nin devami icin Ocalan'i kullandigi artik bir gercektir, halkimizi bu konuda uyarmaniz gerekmektedir.
Kürdistan aydınlarının bir özgürlük manifestolarının olması gerekir. Bu manifestoyu kimler belirleyecek ve nasıl somut hayata geçirilecek bunlar konuşulmalıdır. Rehber olarak da evrensel hukuk ilkelerini esas almak gerekir. Eksiklik şurada: Bu sorunların çözümünü bağımsız, vicdani, bilimsel düşünebilen kaç aydın var. Bu aydınları Kürt halkı etkili ve yetkili konumlara getirebilirse sorun çözüme gidebilir. Mevcutların yerine, İsmail Beşikçi, Mehmet Bayrak, Mithat Sancar, Altan Tan gibi hemen ilk anda aklıma gelen aydınların milletvekili olmaları sağlansaydı Kürtlerin konumu daha iyi olmaz mıydı? Ancak bu milletvekillerini kimler seçti ve/veya seçiyor. Bu konuda emin miyiz?
Derin PKK-Ergenekon ilişkileri daha yeni açığa çıkıp belgelendiriliyor. Mantıken de TC gibi binlerce senedir barbarlıkla özdeşleşmiş bir siyasetten gelenlerin torunları Kürtlerin gerçek aydınlarının, siyasetlerinin, partilerinin, kurumlarinin gelişmesine ve çalışmalarına izin verirler mi? İlk elden yasal gerekçeler üreterek hukuken kapatma yada Kürtçü görünen kendi taşeron örgüt ve/veya militanlarına temizlettirme, suçlama gibi metotlarla buna izin vermezler. Bir Türk Valisi dememiş miydi ''Bu memlekete ne gelecekse hatta komünizmi de devlet getirir veya kurdurur'' diye. Böyle diyen ve yapan barbar yapı Kürtlerin Kürdistan'ı siyasetlerine legal izin verir mi? Sonuç olarak: İlkokul 2. sınıf problemlerini çözemeyecek zekâda olan insanların Kürdistan'ın sorunlarını çözemeyeceği artık görülmelidir. Zekâ, bilgi, akıl ve sevgiyi yüceltip, bunları izleyen aydın ve toplum olmanın yollarını arayalım. Sağlık ve başarı dileklerimle.
insaf derim...
bu kürt milleti inacından dolayı neler yaşamadı....
sünni kürt neler yaşamadı...
kuranlar mı parçalanmadı
medreseler mi kapanmadı...
yoksa takkeler mi kapanmadı...
yoksa şeyhler mi asılmadı...
yoksa camiler mi ahır olmadı...
yoksa evlerin ahırları kuran kursumu olmadı...
yoksa sarık yüzünden başlarımı kesilmedi..
yoksa saklları yüzünden dar ağacını boylmadı....
yoksa şafiliği yüzünden sakıncalı görülmedi....
yoksa ezanlarımı susuturulmadı....
yoksa türkçe ezanmı okutulmadı...
yoksa arapça kitap yüzünden işkencemi görmedi...
yoksa cumhuriyetin ilanından sonra tüm bunları sünni kürt ahali yaşamadı mı???
ey sol aydın....
senin vicdanın hangi yanında...
alevi konuşmak için sünniyi vurmak mı lazım...
alevi anlamak için sünniye yüklenmek mi lazım....
yoksa 1925+1950 kadar dindar kürtler çok mu rahattı...1950 ve sonrası dindar kürt halkı neler yaşadı...
tarih ne bunları yazabildi...
nede solcu okuyabildi...
ama bunların hepsi yaşandı...
mücadele soldan ibaret değil...
dindarlar en büyük mücadeleyi bu sisteme karşı verdi...sonra olmuş bazı deformasyonlardan dolayı dolu dolu sisteme karşı kahramanlık hikayesi olan bu tarihi görmezden gelerek aslında sistemin yaptığını yapmıyormuzunuz..sakla tarihi...tarih saklanmakla bir şey mi kaybeder sanızsınız....
ey solcu aydın...
çok şey bilebilirsin...
sistemin her şeyini...
ama deden yeni yaşamış bundan habersiz olamazsın...türk müneveri gibi 3 günlük hafızayla yorum mu yazılır...alevinin yaşadığının bin türlüsünü sünni de yaşadı...aynı zaman diliminde...eğer hakikati örterseniz gün gelecek hakikate karşı sizde mağlup olacaksınız...alevi kıyımını konuştuğumuz zaman diliminde kürt sünni iklkiminde ve ülkesinde ve kürdistanda bu zalim sistem aynı inanç baskısını kürde de yaptığını nasıl olurda saklmak istersiniz....bumudur sizin hakikat aşıkınız...
ey solcu aydın...
iyisin hoşsun hatta kalemin baldan tatlı...
ama bu baldan kalem neden hep nalıncı keseri gibi kendine yontuyor....
kürt sünnilerin yaşadığı dramı tarih anlatamamıştır. çünkü dersimin üzerini örten kimse aynı kişi ve kilikler kürt sünni dedemin dramında da beni hyabersiz bırakmaya çalışmıştır...ve kürt aydını o kliklerin resmi verileriyle kürdün sünni kesiminin yaşadığı acıyı görmezlikten geliyor...acaba bu solculuk bir inançmıdır ki solculuk adına başka bir inancın çektiği çileler görmezlikten geliniyor ve hatta tahkire varacak şekilde suçlanıyor...
solcu aydın...
sistemin yedeği değilsen bana açıkla..
nasıl olur kürt sünnin yaşadığı inaç travmasını görmezden gelirsin...
şafi olan kürdün hanifi yapılmaya çalışıldığını neden görmezsin...neden bu şafiliğin hanifiliğe evrilmesinin aslında zülüm olduğunu haykırmasın...
yoksa din kötüdür. sistemde hazır dinle kavgalı...öyleyse bırakalım bir birini yesinler...evet hepimizi yediler..aleviyide...sünniyide...kürdü de...ama ne adına inanın bunarın ne adına çalıştığını bende bilmiyorum...
mevcut bir ssitem var...alevi desem alevi değil ama aleviden destek alıyor...sünni desem sünni değil ama sünniden destek alıyor...islamcı desem islamcı değil ama islamcıdan destek alıyor...nedir bunların derdi...
yoksa has daire olan dderinlerden gelen haberlere göre hepside sistemi elegeçierecek elamanlara mı sahib derin devlette..onun için ihvanlar haydin saflarımı sıklaştıralım....
hakikat sana kurbanım...bir dakika dahi olsa bana ne eksik nede fazla görün...imanımı o zaman sana karşı kaybetmem...ya hakikat söyle yada eksik söyleme...çünkü imanımı zayıflatan eksik söylenmiş hakikatttir...yalanı ne de olsa tanıyorum...
ozellikle tarihsel bir temele oturtmadaki osmanli devsirme sistemini anakronik olarak degerlendirmesi evlere senlik. bizlerin egitim amaci ile yurtdisinda olmamiz bir 'cekim' alani olmasi nedeni iledir, zorlama degil.devsirme sistemini de iyi inceledigimizde bunu rahatlikla gorebiliriz.
alevilerin sisteme entegre olma halini daha cok 'icsel' sebeplerde, alevi dinamiklerinin zayifliginda arama cesareti yerine daha cok sunnilerin yalniz birakmalarinda aramasi cok sol-jargon edebiyat literatur etkisi diye algilandi bende,,
yaniliyorumdur umarim..
Öcalan 1983 yılında Şam'daki karargahında;'Dersim'lilerin hepsi Mustafa Kemal hayranıdır,Kemalist ideoloji ile beslenmişlerdir.Çoğunun adı KEMAL dir..''diye küplere biniyordu.Hatta Dersim'lilere karşı bir bröşür yayınladığını da duymuştum.
Ali Haydar Kaytan dışında PKK da tutunabilen bir Dersim'li kadro tanıyanınız varsa lütfen bizi bilgilendirsin.Dr.Baran,Şiyar,Saime Aşkın,Rezan,Şah ismail Al ve daha birçok Dersimli kadroların akibeti bilinmiyor mu?
Çünkü...
Sanki bütün sünni Kürdler bütün Alevi Kürdler'i dışlıyor diye bir hava var yazıda.
Oysa Alevi ve Sünni Kürdler'in iç içe yaşadığı Antep, Adıyaman, Malatya, Elazığ, Erzurum, Kars, Bingöl, Muş gibi Kürd illerinde hiç de öyle derin kırgınlıklar yoktur.
Sünni Kürdler'e toptan bir çeğrı yapmak veya topunu aynı yere koymak doğru bir bilgi değildir.
Bunu Kürd politik çevrelerinde de görmek olasıdır. Hiç bir Kürd örrgütü tek başına sünni, tek başına Alevi değildir.
Bu bir...
İkincisi; Kürd politik çevreleri sünni ve alevi inancı tanımak ve tanıtmakta çok eksik kaldılar.
Şöyle ki...
İnanç ve din bizim toplumsal gerçeğimizdir. Êzdîler, Kürdistanlı Hıristiyanlar, Aleviler, Sünniler bizim halkımızın malıdır ve istesek de istemesek de bu toprağın malıdırlar.
Ama kemalist rejimin farklılıkları çatıştırma, önyargıları derinleştirme politikasından maalesef bu politik çevreler ve Sünniler de nasibini almıştır.
Ömrü boyunca politika yapmış birinin bile Hıristiyan veya Alevi inancı hakkında bilgi ve duygu eksikliği yaşadığını hayretle görmüşlüğüm çoktur.
Kürdistan aşiretlerinin pek çok defa yarısının Alevi, yarısının sünni olduğunun pek çok örneği vardır. Yani aynı aşiret ve soyun bir kısmı Alevi iken bir diğer kısmı değildir.
Bunun en iyi örneği Dersim ve Palu'dur.
Bu iki Dimilî kardeşlerimiz öz be öz akrabadır. daha iyi anlaşılsın diye bir örnek vereceğim.
Dersim soykırımı sırasında direniş kahramanlarından birisi de Suroğlu'dur. Bu katliamdan sonra en çok tahrip edilen aşiretlerden biridir.
Pek çok köyün sahibi olan Suroğlu soykırımda kurşuna dizilerek idam edilmiştir. malı mülkü dağıtılmıştır. O sırada 1915 Ermeni soykırımı sırasında kendisine sığınanlar da katledilmiştir.
Ben Suroğlu'nun kızıyla tanışma fırsatı buldum ve konuştum. Bu soylu ağa kızı bana o zamanı anlattı.
"Babam idam edildiği zaman ben yedi yaşındaydım. Dedemi de hatırlıyorum. Bana dedi ki 'Kızım, bizim soyumuz sopumuz Govdere'dir. Parizyan köyünden gelmeyiz' Bizim akrabalarımız oradadır."
Biraz araştırınca gerçekten de Palu'nun Govdere (Türkler Gökdere diyor)köyünde de Suroğlu aşiretinin olduğunu gördüm.
Sadece o değil, Palu'daki her aşiretin yarısı Dersim'dedir. Maalesef Kemalist rejim Alevi olan Dersim'i Palu'dan uzak tutmasını becermiştir.
Yani Şêx Seîd ile Seyyid Rıza'nın torunlarını birbirine Şafii-Alevi kozunu kullanarak düşman kardeşleri oynatmıştır.
Bilen bilir...
Şêx Seîd'in idamına neden olan bir gerekçe de Şêx Seîd'in Elazığ postanesinden Dersim mebusu Hasan Hayri'ye gönderdiği "Dersim hazır olsun, geliyoruz" şeklindeki telgraftır.
Kendisine "Hasan Hayri Dersimli bir Alevi, sense bir sünni şeyhisin. Bu telgrafı gönderdiğine göre Kürdistan'ı kurmak istiyordunuz" denmiştir.
Çünkü ikisi de Azadi örgütü üyesiydiler, kalpleri aynı özgürlükler için çarpıyordu.
Şêx Seîd direnişinde ilk idam edilenlerden biri de Dersimli büyük alim Hasan Hayri Beg'dir.
İşte bunun için diyorum ki...
Dersim'e Alevi Hasan Hayri ruhu, Palu'ya Şêx Seîd'in "Azadi" ruhu girdiği zaman Berzan kardeşimin böyle bir yazı yazmasına gerek kalmaz.
Selam ve hürmetlerimle...
MUSTAFA YELKENLİ -Taraf
Tüm kurumlarıyla bugün derinliğine bir iflası yaşayan rejimin kodlarını çözmek için Lozan'a kadar gitmek gerekiyor.
TC kurulduğu andan itibaren iflas eden bir devlettir. Çünkü zihniyeti, ideolojisi Türkiye'nin sosyal, kültürel, etnik ve mezhepsel gerçeğiyle bağdaşmıyordu. Bu gerçekliklere karşı, bunların tamamen dışında zorlama bir yapılanmaya gidildi. Ve her icraat sonuçları itibarıyla iflası derinleştirdi. Burada sorulacak soru şu: Bu zorlama yapılanma tüm iflaslara rağmen nasıl bugüne kadar gelebildi? Yanıt, halkların üzerinde korku yaratarak... Çünkü bu devlet bir korku devletiydi. Yarattıkları yapay korkuları dolaşıma sokarak iktidar olabileceklerini çok iyi biliyorlardı. İktidarın sahipleri korkunun yetmediğinde sıkıyönetimleri, idamları, katliamları, faili meçhulleri, işkenceleri uygulamaktan çekinmediler. Korku ile halkları teslim alma dönemi bittiğinden bu yana hukuki katakullilerle sistem ömrünü uzatmaya çalışıyor.
Bugün tüm kurumlarıyla derinliğine bir iflas yaşayan rejimin kodlarını çözmek için Lozan'a kadar gitmek gerekiyor. İktidar, Lozan'da kaybedilen 5 milyon kilometrekare toprağı görmezden gelip bunun bir zafer olduğu yalanını söyleyerek rejimi yalan üzerinde şekillendirdi. Bu yalanı onlarca yalan izledi. Cumhuriyetin cumhuriyetle, laikliğin laiklikle, halkçılığın halkla ilgisi olmadığı halde bunlar topluma benimsetildi. Ulusal egemenlik, köylü efendimizdir, devrimcilik, dört tarafımız düşman, Türk'ün Türk'ten başka dostu yok gibi akla gelebilecek her konuda yalan söylendi. Bu sistemin temelinde yalan önemli bir dayanak haline geldi.
Bir diğer konu, Lozan'dan önce her seferinde dile getirilen Kürtlere özerklik, kimlik tanımı konusunda verilen sözler unutularak Kürtlerin inkâr edilmesiydi. İnkâr isyanları doğurdu. Barışçıl ve demokratik yöntemlerle sorunun çözümü yerine, iç düşman tanımı yapılarak şiddet esas alındı. Halklar arasında kardeşlik, güven duygusu bizzat devlet eliyle yok edildi. Bu nedenle bu sistem iki önemli kavramı çok abarttı. Devleti ve milleti... Bu sistemde devlet kutsal, millet olarak Türklük de en büyük olarak nitelendirilerek kan ve ırka dayalı bir milletçilik geliştirildi. Yalan ve inkârı temel dayanak olarak alan bu sistem ceberut, otoriter, insanlık düşmanı haline geldi. Devleti kutsayan bu zihniyet Mussolini'nin faşist ideolojisine, büyük Türk milleti esprisiyle Nazilere esin kaynağı oldu. Nitekim Mahmut Esat Bozkurt bunu çok net bir şekilde yazar: "Zamanımızın bir Alman tarihçisi, gerek nasyonal sosyalizmin ve gerek faşizmin Mustafa Kemal rejiminin az çok değiştirilmiş birer şeklinden başka bir şey olmadığını söylüyor. Çok doğrudur. Çok doğru bir görüştür" (Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali, sayfa 137, Altın Kitaplar 1967) Diğer taraftan Hitler de haklı olarak Mustafa Kemal'in ölümü üzerine verdiği demeçte "Mustafa Kemal'in birinci öğrencisi Mussolini, ikincisi benim" (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cilt:1 sayfa 205, 19379) demiştir.
Meclis'te Onur Öymen Mustafa Kemal'in emriyle yüz bin kadar kişinin katliamına neden olacak bastırma operasyonunu dile getirince CHP'nin Kürtlere olan tarihsel bakışı yeniden tartışılır oldu. AKP ve DTP "artık analar ağlamasın" diyerek gündeme aldıkları barışçıl çözümün konuşulduğu Meclis'te Onur Öymen, Dersim'de analar ağlamadı mı diyerek Kürtlerin demokratik ve insani taleplerini aynı yöntemlerle bastırılması gerektiğini işaret etti. Tepkiler üzerine Öymen, söylediklerinin arkasına durarak, bu isyanı bastırma emrini veren Mustafa Kemal faşist miydi diye sorarak yüce önderlerini öne çıkartıp tartışma konusu yaptı. İyi de yaptı. Artık bundan sonra sistem, rejim ve devlet tartışma konusu olunca Mustafa Kemal ve onun algılama biçimi tartışmaların özünü oluşturacak.
Sonuç itibariyle, bilindiği gibi Mustafa Kemal'i koruma adı altında bir ceza maddesiyle bu ideolojinin derinliğine eleştirilmesinin engellenmesi söz konusu. Bu ceza maddesi kaldırıldığı takdirde "Mustafa Kemal faşist miydi değil miydi" sorusuna çok net bir yanıt verileceğinden Onur Öymen emin olabilir. Ama şurası kesin ki CHP kurulduğu andan itibaren faşist karaktere sahip bir partidir. Bugün de izledikleri siyasetin ve zihniyetin faşizmden pek bir farkı yoktur.
* Barış ve Demokrasi Partisi Ankara İl Başkanı / myelkenli@hotmail.com
Nasname sitesinden beklentilerimiz vardi. Fakat son hafta her sey netlesmeye basladi.
Yaziniz aydinlatici doyurucu vede namuslu. Namuslu yazan kaç kisi kaldi ki su Dünya'da, bu sebep ile Besikçi hoca kadar bizim için degerlisiniz.
Umutluyuz, azimliyiz !
Son olarak Nasname Riza Zelyut diye birini buldu ve bu tartisma döneminde mansete kendi basligi ile "Dersimli" olarak tasidi.
Oysaki bu unsur Tokat'li bir Türk alevisidir. Nasname'den her kim bunu mansete aldi ise bilinçli, organizeli yapti diye düsünüyoruz.
Bilgilerinize sunuyoruz, konunun ve niyetlerin takipçisi olacaginizi biliyoruz.
Selamlar, saygilar!
Dersimi ve Dersimlileri sadece kemalist sömürgeciler yok bilmek istememis, devrimci, sosyalis ya da ulusal kurtuluscu kimlik ile ortaya cikan Kürt solu da ayni niyette oldugunu pratigi ile göstermemis midir?
Yorum yaz