Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: Zerdüşt Kime Ağladı? Zerdüşt Kime Ağladı? ================================================================================ Berzan Botî on 05 Apr, 2008 01:18:00 Bazı düşünürleri tanımlamak, nereye ait olduklarını ve neye hizmet ettiklerini anlamak zor değil. Bu tür düşünürler, belli düşünce kategorilerinden birini o kadar iyi yansıtıyorlar ki, onları, daha önce bilinen ve üzerinde çokça konuşulan söz konusu kategorilerden birine yerleştirmek kalıyor insana. İnsanı yormayan bu düşünürlerin yalınlığı, yeni bir şey üretemedikleri, sadece var olanı tekrarladıkları anlamına gelmez/gelmemeli… Yorucu olmayan düşünürlerin aksine, karmaşık bir söylem biçimini benimseyen, çatışmalı kişiliğini düşüncelerine yansıtan, farklı ve çatışan düşünceleri aynı anda kafasında barındıran düşünürler de vardır… Yorucu, yorucu olduğu kadar da zor anlaşılanlar sıralamasında ilk sıralarda yer alacak düşünürlerden biri de NİETZSCHE'dir. Nietzsche, ‘en bilge insan, çelişkilerle en zengin olan kişidir' diyerek çelişkili düşünce/yaşamına olumlu bir anlam yükler ve bu yönde gelebilecek eleştirileri önemsemediğini de ortaya koyar. Hayranları kadar nefret edeni de fazla olan Nietzsche, özgünlüğünden ve eleştiride sınır tanımamasından dolayı bu keskin duyguların hedefi olmuştur. Olaylara, düşüncelere ve insanlara hayranlık duymak da nefret etmek de objektif bir değerlendirmeye olanak vermez; hayranlık yanlışı nefret de doğruyu gölgeler. Bu nedenle Nietzsche'ye, hayranlık-nefret duygularının ötesinde, artı ve eksileriyle birlikte yönelmek gerekiyor. Bu yaklaşım, her olay ve düşünceden olduğu gibi, Nietzsche'den de yararlanabilme olanağı verir. Nietzsche'nin doğruluk ve değer anlayışına katılmasak da, bilgi ile cesaret' arasında kurduğu ilişkiye ve doğrunun göze alınmasını ‘asıl değer' olarak görmesine itirazımız olamaz. Nietzsche'nin, tarih, ahlak ve insan anlayışındaki olumsuzlukları bu tespitini: “Bilgide her kazanç, ileriye atılan her adım yüreklilikten gelir, kendi kendine karşı sertlikten, dürüstlükten gelir.” gölgelememeli. (NİETZSCHE, ECCE HOMO, Say yayınları, 1996) Hem en çok tartışılan kavramları olduğu hem de ülkemizdeki kulluk siyasetiyle paralellik gösterdiği için, Nietzsche'nin “köle – efendi ahlakı” ve bununla bağlantılı “üstüninsan” anlayışı üzerinde durmak gerekiyor. Bütün ahlak sistemleriyle keskin bir hesaplaşmaya girişen Nietzsche, karşıt iki ahlak örneği görür: Efendi ahlakı, Köle ahlakı… Bu iki ahlak örneğine Avrupa uygarlığının başlangıcında rastlandığını öne süren Nietzsche, her şeyin üstesinden gelen üstüninsanların ahlakının en güzel biçimiyle Romalılarda görüldüğünü ileri sürer. Romalıların gösterdiği kahramanlık, yılmazlık, erkeklik ve yürekliliği, erdemlilik için delil olarak gösteren Nietzsche, bu sert ahlak anlayışının karşıtını doğurduğunu ve bu karşıtın da, acıma, miskinlik, yumuşaklık barındıran Hiristiyan ahlakında kendini gösterdiğini söyler. Geleceğin insanı olarak tanımladığı üstüninsanın, geleneksel ahlakı aşmasıyla var olabileceğini söyleyen Nietzsche, acıma, merhamet gibi insani duyguları aşağılayarak acımasızlığı, sertliği ve duyarsızlığı yüceltir. Bu anlayışı dikkate alındığında, kendisine yönelik, ‘faşizmin düşünsel hazırlayıcılarından biri' nitelemesinin çok da haksız olmadığı söylenebilir. üstüninsan ile insan arasındaki farkın insan ile maymun arasındaki fark kadar olduğunu ileri süren Nietzsche, halka karşı duyduğu nefreti, tiksintiyi ve acımasızlığı ayrıntılarıyla ortaya koyar. Nietzsche'nin, ‘insan, ahlak ve tarih anlayışı' insanlık tarihi tarafından mahkum edilmiş olsa da, hem üstüninsan olma iddiasını sürdüren hastalıklı kişiliklerin hem de bu kişilikleri var eden köle ruhluların varlığı da inkar edilemez. Günümüz politik ilişki ve duruşlarda ağırlığını hissettiren ‘kölelik ruhu' durumunun kaynağını Osmanlı'ya, ‘kulluk' anlayışına kadar götürmek gerekiyor. Kemalizm ile “modern” bir biçim kazanan kulluk anlayışı, öcalan ile de, “Kürdlük”, “sosyalizm”, “neo Kemalist” biçimlerle varlığını fazlasıyla hissettiriyor hala. Nietzsche'nin köle ahlakı ile bizdeki kulluk anlayışının ortak yanı, yüceltilenlere, üstün görülenlere (bu üstün ve sorgulanamaz olanlar somut varlıklar olabildiği gibi, soyut kavramlar da olabiliyor) karşı kayıtsız şartsız boyun eğilmesidir. Bu benzerliğe karşın çok önemli farklıklarda vardır. Nietzsche'nin köle ahlakında genel anlamda bir tepkisizlik, pasif duruş ve acıma duygusu varken, Bizdeki kullarda bu duygular sadece üstekilere karşı beslenir. üstlere karşı beslenen bu duygulara karşın, kendi içindeki ve dışındaki ‘üstün olmayan' insanlara karşı abartılı bir tepki, şiddet ve acımasızlık söz konusudur. Kemalistlerin yaşamın her alanında hissedilen şiddeti; PKK'nın iç işleyişinde ve farklı seslere karşı uyguladığı şiddet; Hizbullah'ın iç hesaplaşmadaki acımasızlığı ve kendi dışındaki insanlara karşı sığınaklarda uyguladığı ilkel işkence yöntemleri gibi… Bizim köle ruhlularımız ikili bir karaktere sahiptir; bir yandan halka karşı, üstüninsana özgü şiddet ve acımasızlığı bir yandan da üstlere karşı, kölelere özgü boyun eğiş ve pasifizmi aynı anda kişiliklerinde barındırırlar. Bu yönüyle, egemenlerin sistemine daha çok katkı yaptıklar için, Nietzsche'nin köle ahlakından çok daha geri ve tehlikeli bir anlayışı temsil ederler. Pazar yerinde toplanan halka seslenen Zerdüşt, “ üstün insanı öğretiyorum ben sizlere. İnsan aşılması gereken bir şeydir. Onu aşmak için sizler ne yaptınız?” (Nietzsche, Zerdüşt böyle diyordu, varlık yayınları) diye seslenir. Zerdüşt'ün üstüninsanı, zeki, cesur, meydan okuyan ve boyun eğmeyen bir kişiliğe sahiptir. Zerdüşt'ün üstüninsanından farklı olarak, tıpkı köle ruhlularımız gibi üstüninsanlarımız da ikili bir karaktere sahiptir. Acımasızlık, cesaret ve şiddet halka karşı uygulanırken, daha üst olarak görülene karşı itaatkar, yapıcı ve uzlaşmacı davranırlar. Zerdüşt'ün üstüninsanı halka karşı olduğu gibi kendisine karşı da katıdır. Bizim üstinsanımız ise kendisine karşı acıma duygusuyla yoğrulmuş, nazik ve zor koşullara dayanamaz; gözlerindeki bant çıkarılırken sonsuz bir acı duyar; karpuzun bir dilimiyle yetinemez üzülür; klimadan rahatsız olur; kimyasal madde içeren duvar boyalarından etkilenir ve sağlığı bozulur; sağlığının düzelmesi için moral desteğe, kurbanlara ihtiyaç duyar; Köle ruhlular bu ihtiyacı karşılamak, özgürlük, onur, birlik-beraberlik ve kazanımları korumak için birkaç genci feda ederler hemen. Görebilseydi eğer, bu durum en çok Zerdüşt'ü üzerdi kuşkusuz. Zerdüşt, geleceğin güvencesi, değer yaratan, boyun eğmeyen, cesur ve sert olarak tasarladığı üstüninsanının, korkaklık, değer harcama, kendisine acıma/acındırma ve zavallılık durumunu görseydi ağlardı belki de. çünkü, insana ve yaşama dair tüm hesaplarının alt üst olduğunu görmekle kalmaz, üstün düşünsel mimarisinin de yıkıldığını fark edecekti. Nietzsche'nin aksine, değer yaratanlar, insanlıktan nefret edip ve onu yok etmeye çalışan acımasız, güçlü, duygusuz diktatörler ( Nietzsche'nin üstüninsanı) değil, dayanışmacı, türdeşini yaşatmak için fedakarlık yapan ve merhamet duygusu taşıyıp kişisel beklentisi olmadığı halde başkasının sorunlarına sıkıntılarına ortak olan insanlardır… Artık çirkin, çirkin olduğu kadar da trajikomik bir hal alan öcalan-Av. Görüşmeleri ve açıklamalar, herkesi açık tavır almaya zorluyor. Bu saçmalıkları, ağır başlı ve ciddi bir tarzda eleştirmek de gittikçe zorlaşıyor. Tabanı üzmemek adına bu eleştirilerden kaçınmak, tabanı daha fazla kurban vermeye teşvik anlamına gelir. Tabana ve tabanın yarattığı değerlere (tabi öcalan'a rağmen hala değerden söz edilebilinirse) sahip çıkmanın yolu, öcalan'ın hastalıklı kişiliğini ve Kemalist anlayışını teşhir etmekten geçiyor. Birlik söylemi adı altında PKK/DTP ile geliştirilecek her türlü kurumsal ilişki de, öcalan'a ve devlete hizmet etmekten başka hiç bir anlam ifade etmeyecek. Mevcut durumu görmemek yapıcılıkla, iyi niyetle veya körlükle açıklanamaz artık. Olsa olsa korkaklıkla açıklanabilir. Unutulmamalıdır ki, bilmek sorumluluk yükler insana. Bu sorumluluk da bildiğini söylemek cesaretini göstermekle yerine getirilebilir ancak. öcalan ve kullarına karşı yapılan eleştirilerden yararlanmaya ve bu amaçla geçmiş çirkinliklerini, vahşetlerini unutturmaya çalışanlara karşı da dik durmak gerekiyor. Hizbullah'ın bu karmaşadan yararlanmaya çalışması dikkat çekicidir. Bir yanlışa karşı çıkarken başka bir yanlışı meşrulaştırmak, doğruyu ilke düzeyinde savunmak anlamına gelmez. Hizbullah, pratiğiyle ‘hem Kürd halkına hem de insanlığa karşı' suç işleyen ve devlet bağlantılı bir organizasyon olduğunu fazlasıyla ispatladı bu güne kadar. Buna rağmen PKK ve öcalan'a karşı ağır eleştirilerde bulunanların, Hizbullah'a karşı aynı tavrı sergilememeleri kafalarda haklı olarak soru işaretleri yaratıyor. Bu soru işaretlerinin başında da, ulusal soruna ve demokrasiye dair söylemlerinde ne kadar dürüst ve samimi oldukları geliyor…