Nasname Ozgur Bireyler Toplulugu: Berzan Botî: İhanetin Belgesi Olur Mu? Berzan Botî: İhanetin Belgesi Olur Mu? ================================================================================ Berzan Botî on 26 Jun, 2009 07:25:00 Yakın geçmişte “Rüşvetin belgesi olur mu” sorusu epey tartışma konusu olmuştu. Bu günlerde ise, Taraf gazetesinde yayınlanan ve “AKP ile Gülen'i bitirme planı” olarak anılan belgenin gerçek olup olmadığı tartışılıyor. Bu tartışmalarda dikkat çekici nokta, sistemden beslenen çevrelerin ikiyüzlü, çelişkili tutumlarıdır. Söz konusu çevrenin doğru/yanlış belirlemesi hiçbir zaman objektif kriterlere dayanmadı bu güne kadar. Tutumlarının tek belirleyicisi, “kimin yaptığı ve kime karşı yapıldığı” oldu hep. Sistem savunucuları, binlerce insan “faili meçhul” cinayete kurban giderken, (kadın-yaşlı-çocuk ayrımı yapılmaksızın) gece baskınlarıyla insanlar evlerinden alınıp işkencelere tabi tutulurken, yargısız infazlar rutin uygulamalardan sayılırken her ne hikmetse hukuk diye bir kurumun varlığını hatırlatma ve uygulamaların hukuka uygun olup olmadığı sorusunu sorma gereği bile duymadılar. Ama bu çevreler, İlhan Selçuk ve Mustafa Balbay gibi Ergenekoncular gözaltına alındığında onları korumak adına yerel ve evrensel hukukun tüm avantajlarından yararlanmaktan da geri kalmadılar. Bu çevreler, bir Kürd (Kürdlüğünden dolayı) ya da sisteme muhalif birileri gözaltına alındığında, suçlu olup olmadıklarını hiç dikkate almadan MİT tarafından servis edilen bilgilerden yola çıkarak onları peşinen “terörist”, “hain” ve “suçlu” ilan etmede sakınca görmedi. Ama aynı çevreler askerin darbeci anlayışını yansıtan belgenin gerçek olup olmadığı üzerinde hararetli bir tartışma yaratabiliyor. Türkiye gibi bir ülkede ve özellikle de belirli konularda olumsuzlukları görmek/kabul etmek için belge aramak, aleni suçları meşrulaştırmaya çalışmak ve mağdurlara hakaret etmek anlamına gelir. özellikle 12 Eylül döneminde (dönem dönem yoğunlaşıp hafiflese de sistemli bir uygulama olarak hep var olmuştur) işkencenin yapılıp-yapılmadığını tartışmak, işkencecileri aklama çabası yanında işkenceye maruz kalanlara da ikinci bir işkencedir. Türkiye'de rüşvetin varlığını tartışmak, rüşvet alanlara cesaret verirken vermek zorunda olanlara da “başka seçeneğiniz yok” mesajı veriliyor. Son yüz yıldır darbe kültürünün egemen olduğu ve darbenin/darbecilerin kahraman görüldüğü, kutsandığı Türkiye'de, askerin darbe yapma hevesini, girişimini bilmek için belge aramak, abes olduğu gibi darbe mağdurlarına da bir hakarettir. Kürdlere yönelik asimilasyon uygulanıp-uygulanmadığını tartışmak/belge aramak, Dersim, Koçgiri, Ağrı, Zilan Katliamlarını/soykırımlarını yaşanmamış kabul etmektir. Hıristiyan halklara karşı yapılan 1915 Soykırımının yapılıp-yapılmadığına karar vermek için belge aramak, bu halklara yeni ve yeniden acı çektirmektir. Sistem tarafından yaratılan “toplumsal hafıza kaybı” sayesinde politikada, ilke, ahlak ve tutarlılığın aranmaz olduğu, Demirel'in “dün dündür bugün bu gündür” sözünün geçerli/egemen bir anlayışa dönüştürüldüğü bir toplumda, belgelerin gerçek olup olmadığı neden bu kadar önemli oluyor ki? Devletin bu kadar aleni ve pervasızca suç işlediği bir ülkede halkın çoğunluğu hala devleti kutsuyorsa, her hangi bir belge kitlelerde, devlete dair olumsuz bir düşüncenin gelişmesine neden olabilir mi? Şimdiye kadar birçok “belgeli” insanlık suçuna rağmen, iktidarlar (hem Türkiye'de iktidardan beslenenler hem de Kuzey Kürdistan'daki yerel iktidar) bunun hesabını verdiler mi? Ya da halk, iktidarlardan bunun hesabını sordu mu? Görünen o ki, egemenlerin geniş kitlelerden yana fazla bir kaygıları yoktur. Bunun nedeni de halkın düşünebilme, sorgulayabilme araçlarının elinden alınmış olmasıdır. Türkiye'de yüz yıllık bir geçmişe sahip olan “tek tipleştirme” politikaları, son otuz yılda da Kuzey Kürdistan'da farklı bir biçim, farklı bir söylem ve farklı bir amaç görüntüsüyle hayata geçirildi. Ahlaki hiçbir kaygı taşımayan yerel Kemalistler, tüm değerleri alt-üst etmekle kalmadılar; insanın en özel yanı olan düşünebilme, görebilme ve sorgulayıp mahkûm edebilme becerisini de elinden aldılar. Düşünme ve sorgulama açısından geleneksel tarikatlardan hiçbir farkı olmayan, sadece biçimce farklılık gösteren “modern” bir tarikat işlevi gören bir yapı oluşturdular; tıpkı Kemalistler gibi... Böyle bir tarikat kurduktan sonra gerçek amaçlarını adım adım ve açıktan hayata geçirmeye başladılar. Burada sorgulanması, suçlanması ve hesap sorulması gereken kitleler değildir kuşkusuz. Başta, sistemin oluşmasında ve devamından nemalananlar (bilinçli tercih yapanlar) olmak üzere, sisteme karşı dik duramayan, tereddüt yaşayan ve bunca olumsuzluğa rağmen “başka seçenek yok”, “her şeye rağmen desteklenmeli” diyen (korkak yada iyi niyetliler) ”okur-yazar” takımıdır. Pratikte ve teoride işlenen sayısız suçları yok sayalım biran için. Bu günlerde birileri tarafından çokça önemsenen gerçek belgelerden sadece ikisini sorgulayalım ve sorularımıza cevap arayalım. Yerel Kemalistlerin “her şeye rağmen” desteklenmesi gerektiğini ileri sürenler, bu belgeli olayların hesabını verebilir mi? Bu belgelerin altına imzalarını atarlar mı? 1- Eğitim-Sen, 2005 Temmuz ayındaki olağanüstü kongrede, “Ana dilde Eğitim”i tüzüğünden çıkardı mı? Evet. Bu karar, PKK ile Sendikal birlikçilerin (İşçi Partisi, CHP gibi Kemalistlerden oluşuyorlar) işbirliği ile alındı mı? Evet. Anadilde Eğitim gibi en doğal hakkı bile savunamayan bir sendikanın solculuğundan/demokratlığından söz edilebilir mi? Hayır! Kürdistan halkının özgürlüğü söyleminden beslenen bir hareketin, bu söylemin hayat bulmaması için her türlü ırkçı/faşizan yola baş vuran partilerle (Kürdlerin en temel hakkının yok sayılması noktasında) işbirliği yapmasının anlaşılır bir açıklaması var mı? Hayır! Ortalama insanın bile savunmaya başladığı “Anadilde Eğitim” gibi doğal bir hakkın sendika tüzüğünden çıkarılması yönünde tutum belirleyen ( ki bu tartışmada karşı çıkanlar da olmuştu; özellikle Dergi çevreleri) bir anlayışa “Kürdlerin özgürlük hareketi” diyebilir miyiz? Hayır! 2- Sömürgeci devletlerce oluşturulan yapay sınırların, söz konusu devletler lehinde daha işlevsel olması için yerleştirilen mayınların tek hedefi Kürdistan halkıdır kuşkusuz. Hükümet tarafından alınan “mayınların temizlenmesi” kararına en sert tepki sağ ve sol Kemalistlerden geldi. Genelkurmayın “mayınları temizlemek için yeterli teknik donanımımız yok” açıklamasını, mevcut durumun devamında ısrarcı olmak dışında başka bir yoruma tabi tutmak olanaklı değildir. Askerin bu tutumu, inkarcı, katliamcı politikalarıyla tutarlılık gösteriyor. CHP ve MHP'nin, yasanın iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmalarının altında yatan gerekçe de Genelkurmay'ınkinden farklı değildir. Mayın temizleme yasasına yapılan itirazlar, üç aşamalı olan 2. maddeye yöneliktir. Maddenin birinci aşaması “Genelkurmay'ın görüşü ile NEMSA'ya temizletilmesi” dir. İkinci aşaması “Maliye Bakanlığı'nın kendi bütçesi ile Temizletmesi”dir. üçüncü aşaması da “ilk iki aşama yapılamaz ise, yap-işlet-devret modeliyle temizletilmesi, temizleyen firmaya bu toprakların 44 yıllığına Kiralanması”dır. Kemalistlerin kaygısı/korkusu, 'ilk iki aşamanın eleneceği ve üçüncü aşamanın yürürlüğe konulacağı, ihaleyi alacak firmanın da İsrail orijinli olacağı' yönündedir. Bu iddia doğruysa, Kemalistlerin kaygı ve korkuları anlaşılır. çünkü, Kemalistler açısından önemli olan bu sunî sınırların ne pahasına olursa olsun korunması ve devlet lehinde güvenliğin garanti altında tutulmasıdır. Kürdistan halkı açısında bakıldığında, binlerce insanın ölümüne neden olan, akrabalarıyla aralarındaki iletişimi engelleyen, ulusal bütünlüğü parçalama işlevi gören ve sömürgeci devletlerin amacına hizmet eden bir settir mayınlar. Toprakların temizlenip halka verilmesi en doğrusu ve de en adil olanıdır kuşkusuz. Ama öncelik mayınların bir an evvel temizlenmesindedir. Halk açısından bakıldığında, mevcut durumun devamı ile toprakların temizlenerek bir şirket tarafından (kim olursa olsun) kullanılması seçenekleri arasında, hiçbir tereddüt yaşanmadan “temizlenmeden” yana tercih yapılacağı ortadadır; doğrusu da budur. Devletin çıkarları nasıl ki mevcut durumun devamında ise halkın çıkarı da tam olarak karşıtındadır. DTP'nin devletin çıkarlarından yana tutum belirlemesi şaşırtıcı değildir. Ama bunu yaparken (halkı kandıracak farklı gerekçeler ne olursa olsun) halktan yana ve özgürlüğün taşıyıcısı olduğunu iddia etmesi anlaşılır değildir. İsrailli bir firmanın (ya da dünyadaki her hangi bir firmanın) Kürdistan'da varlığı T.C.nin varlığından daha kötü olabilir mi? Kürdler adına hareket ettiğini iddia eden DTP, Amerika'nın Irak'a müdahalesinde de aynı çevrelerle birlikte yine aynı amaçla karşı tutum belirlemişti. Bu tutum, “Kürdler Amerika ile işbirliği yapmasın, Saddam'ın zulmü altında yaşamaya devam etsin”den başka bir anlama gelmiyordu. DTP, MHP ve CHP ile birlikte Anayasa Mahkemesine başvururken de, “Mayınlar temizlenmesin ve sömürgeci devletlerin egemenliğine helal gelmesin” anlayışıyla hareket ediyor. Yaratılan toplumsal yanılsamaya karşı radikal tavır alınmadıkça, halk adına halka karşı Devletçi/Kemalist politikalar daha çok hayata geçirilecektir. Mevcut yanılsamalı duruma karşı net tavır almayanlar/alamayanlar, ilerde kitleler sokaklara çıkıp “sömürgeci olan ve ülkemizi işgal eden T.C. Değil, İsrail'dir” dediklerinde şaşırmasınlar ve bu yanılsamalı aynı zamanda sömürgeci devletlere hizmet eden düşüncenin yerleşmesinde kendilerinin de sorumlu olduklarını unutmasınlar! Sahi Kürdlerin İsrail ile ne sorunları var? Görüldüğü gibi, ihanet dâhil her şeyin belgesine ulaşmak olanaklıdır. Yeter ki, bize sunulanı değil yalın gerçeği görebilelim ve yorumlayabilelim. berzanboti@hotmail.com