TÜRKİYE'DE SOL'UN KAYNAKLARI VE KÜRDİSTANDAKİ YANSIMALARI
19. yüzyılda başlayan ve yakın zamana kadar etkili olan “Tarihte ilerleme” düşüncesi, popüler bir anlayış olarak etkili oldu. Bilgi ve teknolojideki ilerlemenin insani değerleri de kapsadığı anlayışı, ilerleme önünde engel olarak görülen bir çok insani değerin göz ardı edilmesini, küçümsenmesini ve ilkel olarak etiketlenmesini de kaçınılmaz kıldı.
Bu anlayışın etkisiyle, doğayla iç içe yaşayan, teknolojik ilerlemeden nasiplenmeyen, toplumsal evrimin ilk aşamalarında bulunan halklara, ‘ilkel’ ‘yamyam’ ‘vahşi’ gibi sıfatlar yakıştırıldı. Halkını ve doğayı korumak için mücadele eden onurlu insanlar, beyaz adamın ilerlemesine engel teşkil ediyor diye, ‘yok edilmesi gerekenler’ olarak sunuldu.
İkinci Dünya Savaşı ile başlayan ve günümüze kadar devam eden ‘ Teknolojik yıkımlar,’ ilerleme düşüncesine daha temkinli yaklaşılması gerektiğini gösterdi. Uygarlık, kültür, gelişme gibi kavramlarla birlikte anılan ilerleme, bazen bu kavramlarla yer değiştirerek bazen de özdeşleştirilerek kullanıldı; bu kullanımlarda ilerleme anlayışı ya tümden yüceltildi yada tümden reddedildi.
Her iki yaklaşımın da artı ve eksileri göz ardı edilmeden konuya yaklaşım, geçmiş- bugün ve gelecek arasında sağlıklı bir bağ kurulmasını, tek taraflı mekanik ‘ilerlemeci’ anlayışından kurtulmayı olanaklı kılar. İlerleme düşüncesine tümden bir karşı çıkış ise, içe kapanmayı, insanlığın evrensel değerlerinden uzaklaşmayı ve gericileşmeyi beraberinde getirir.
Günlük yaşamda kültüre yaklaşım aksiyolojiktir. Uygar olan-olmayan, kültürlü olan - olmayan, nitelemelerinin hem bireyler hem de halklar için kullanıldığına tanık oluyoruz. Bu yaklaşım, öznel ölçütlerle, bir yandan diğer kültürleri yargılamayı-küçümsemeyi beraberinde getirirken, diğer yandan belli bir kültürü model seçerek, bu modele ulaşmanın kültürlü olmanın tek ölçütü haline getiriyor. Böylece, insanlık tarihinin diğer evrelerinde ortaya çıkan kültürlerin olumlu yönleri reddedilmektedir.
Kültüre, aksiyolojik yaklaşımdan farklı olarak kültürlerin, gelişmiş—gelişmemiş diye basamaklandırılamayacağı, ortaya çıktıkları yere ve tarihe bakılmaksızın, insan etkinliğinin her türlü somut, tarihsel biçiminin kültürel olarak kabul edilmesi gerektiğini ileri süren bir yaklaşım, 19. yüzyılın sonlarından itibaren ortaya çıktı. Bu anlayışı, E. Taylor, B. Malinowski, R. Benedict v.s. kültür antropologları savunmuşlardır.
Böylece, bir Avustralyalı yerlinin, bir Kızılderilinin veya ilkel denilen kabilelerin yaşam biçimleri de, en az Avrupalıların yaşam biçimleri kadar “kültürel” olduğu düşüncesi geliştirilmeye çalışıldı. Bu tanımlayıcı yaklaşım, kültürün, tarihsel bir evreden diğerine gelişim göstermediğini, insanların değişik varoluş koşulları ve ortak yaşama biçimlerine uygun düşen bir çok kültürün varlığından söz edilebileceğini öne sürdüler.
Farklı kültürlerin analizinde bu antropologlar, (özellikle Malinowski) “ fonksiyonalizm” ilkesini geliştirdi. Bu ilkeye göre her kültür—uygarlık, diğer kültürlerle ilişkileri, insanlığın genel kültürel gelişiminin derecesi olarak değil de, kendi içinde tutarlı ve işlevsel açıdan birbirleriyle bağıntılı bir çok unsurdan oluşan özerk bir sistem olarak incelenmelidir.
Kültüre tanımlayıcı yaklaşım, değer yüklemeye kalkışmadığı için, diğer kültürleri yargılamadan, somut koşulları içinde tanımayı sağlamıştır. Bu yaklaşım, ilkel denilen kültürlere yönelik önyargıların ortadan kalkması ve onları gerçek yaşamları içinde tanıma, anlama bakımından çok yararlı bir işlevi yerine getirmiştir.
İlkel denilen toplumlarda dayanışma ve işbirliğinin, uygar olduğunu iddia eden toplumlardan çok daha ilerde olduğunu, önyargısız bakış bizlere gösterdi. Fırsatçılığın, kandırmanın ve kısa yoldan köşe dönmenin ticaret anlayışına egemen olduğu günümüz uygar toplumlarına karşılık, Afrika’da yaşayan avcı-toplayıcı Pigmelerle tarımcı Bantular arasında rastlanan ‘sessiz ticaret’teki dürüstlüğü, emeğe saygıyı ve ahlaklılığı da önyargıların ortadan kalkmasıyla görebildik ancak.
Tanımlayıcı veya fonksiyonalist yaklaşımın bu olumlu katkıları (öznelcilikten kaçınıp, kültürlerin analizine nesnel bir görünüm verme çabaları), onları başka bir çelişkiye düşmekten alıkoyamamıştır; kültürel gelişimin tarihsel evrelerini küçümseme, her türden ilerlemeyi reddetme gibi.Teknolojinin yanlış kullanımından kaynaklanan bazı olumsuzluklar, onu ilerlemenin bir ölçütü olmaktan alıkoymamalıdır; teknoloji, felsefenin-bilimin dolayısıyla da insan aklının başarıları sonucu ortaya çıkmıştır. Bu yanıyla bakıldığında, “doğaüstü güçlere” ve onun yeryüzündeki temsilcilerine karşı insan aklının zaferinin göstergesi durumundadır.
Teknoloji, teolojiye karşı, felsefenin-bilimin özgürleştirici, geliştirici yanının başarısıdır aynı zamanda. Bugünkü kullanım biçimiyle teknoloji, bir çok değerle birlikte insanın kendi varlığını da tehdit eder boyuta varmıştır; yanlış kullanımdan kaynaklanan bu olumsuz durum, doğru bir kullanımla tüm insanlığın daha iyi koşullarda yaşamasının aracı haline gelebilir. Böyle olduğu için de, yozlaşan teknolojinin insanlığı tehdit eder boyuta ulaşması, onu, insanın başarısı ve ilerlemesinin bir ölçütü olmaktan çıkarmamalıdır.
Kültürel gelişmeyi “tüm insanlara açık olan varlık tutarının artması” olarak gören Childe, bu varlık tutarının artmasından çok fazlasını yok eden imparatorlukları örnek vererek, örgütlü savaşın, türdeşi bilinçli yok etmenin ve egemenlik ilişkilerinin, kültürel gelişme karşısındaki olumsuzluklarına dikkat çeker.*
Varlık tutarının artması, ekonomik –sosyal ve siyasal alanda, yani yaşamın her alanında bulunulan durumdan daha iyi bir duruma geçmeyi ifade etmektedir. Herkesin daha iyi yaşam koşullarına kavuşmasını, kültürel gelişme olarak nitelendiren Childe, teknolojiyi veya başka bir alanı tek ölçüt olarak görmez. Varlık tutarının artması hem bireysel hem de toplumsal alanda özgürleşmeyi de içerdiğinden anlamlı ve kapsayıcıdır.
Ayrıca, belli bir kesim veya bölgeyle sınırlı olmaması ve herkesi kapsaması bakımından da önemlidir. “İlerleme” veya “Gelişme”nin ölçütü tek başına teknoloji, ekonomi ya da başka bir alan olarak görüldüğünde, insan ve sahip olduğu değerler göz ardı edilir. Yaşamın her alanında ve herkesi kapsayacak şekilde daha iyi bir duruma gelmek, bir ölçüt olarak alındığında, dar bir bakış açısından sıyrılmış olunur ancak. Bunun gerçekleşebilmesi için de, yasalar önünde eşitliğin bütün insanları kapsayacak şekilde yayılması yanında, olanaklardan da herkesin eşit yararlanması ilkesinin hayata geçirilmesi gerekmektedir.Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında, Türkiye’de sol, sol’un Kuzey Kürdistan’da algılanışı ve mücadeleye etkileri ikinci bölümde tartışılmaya çalışılacak.
Türkiye’de sol düşüncenin bocalaması, düzene alternatif geliştirememesi ve sağ anlayışla aynı kulvarda yer alması, Kemalist ideolojiyle beslenmiş olmasından kaynaklanıyor. Kemalizm’i sol bir düşünce olarak sunanların gerekçeleri ve bu gerekçelerin geçerliliği sorgulanmadan, sol’un mevcut mahkumiyetini anlamak zorlaşır. Kemalistlerin iddia ettikleri gibi “Anti –emperyalist bir mücadele” verildi mi? Sovyetlerin desteği, Kemalizm’i sol olarak görmeye yeter mi? Kemalizm’in dolayısıyla cumhuriyetin ideolojik temelleri nereye ve kimlere dayanıyor? Benzerlerini çoğaltabileceğimiz sorulara, resmi tarih anlayışının dışında verilecek cevaplar, sorunun aydınlatılmasına katkı sağlayabilir ancak.
Her ne kadar Kemalistler, İttihat ve Terakki ile Cumhuriyet arasındaki bağları koparmaya çalışsa da, 1923’te kurulan Cumhuriyet’in 1908 de başa geçen anlayışın devamı olduğunu söyleyebilecek durumdayız artık. İttihat ve Terakki, iktidarı ele geçirmeden önce, Türk ve Müslüman olmayan halklarla ittifaklar geliştirmesine rağmen, iktidardan sonra başta gayrimüslimler, daha sonra da gayritürk olanlara karşı (önce dinsel, sonra da etnik olarak) tasfiye hareketine başladı. Bu anlayış cumhuriyet tarihi boyunca da devam etti. Resmi ideolojinin tekçi anlayışı, farklı, özellikle de doğru yaklaşımların paylaşılmasına olanak vermediği için, yakın tarihle ilgili gerçeklerin kitlelere ulaşması yakın zamana kadar mümkün olmadı. Kitle iletişim araçlarındaki gelişmeler, tek taraflı enformasyondan beslenen anlayışların bu avantajını ortadan kaldırarak, alternatif bakış açılarının kitlelere ulaşma olanağını doğurdu.
Bunun sonucu olarak yakın tarihle ilgili ezberler bozulmaya başlarken, alternatif bakış açıları arasından doğruya ulaşma imkanı doğmuş oldu. (İttihat ve terakki’nin ırkçı ve dinci bir yapıya bürünme süreci, bu sürecin kesintisiz olarak cumhuriyete yansıması ve cumhuriyetin iki yüzlü politikalarıyla ilgili olarak, belgelere dayanan ve ayrıntılara inen, ‘ KEMALİZM SOL DEĞİL’—Cem Uzun—İde Yayınları--2004 kaynak, konuyla ilgilenenlere yararlı olabilir)
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden beri belli bir kesimin, --subay, bürokrat, aydın(!)—çıkarına hizmet etmektedir. Farklı partilerin iktidarına rağmen belli konularda politikalar hep aynı oldu. Bunun temel nedeni ise, seçimlerle gelen partilerin gerçek anlamda iktidar olamamasıdır.
“Derin” denilen ama kendisini gizleme gereği duymayan ‘gerçek iktidar’ tehdit, şantaj ve gerektiğinde darbelerle, Kemalist devlet yapısının değişmesine izin vermedi şu ana kadar.Bu nedenle Kemalizm ile ilgili sorgulama, seksen üç yıllık zaman dilimini kapsayacak şekilde yapılmalı. Kurulduğu günden beri kapitalistlerle işbirliği yapan, elli yılı aşkın bir süredir NATO gibi bir kuruluşun üyesi olan bir devleti ‘anti emperyalist’ olarak göstermek gülünç olmalı. Kemalistlerin çok anlam yüklemeye çalıştığı 27 Mayıs darbesinin ilk açıklamasında, ‘NATO’ya bağlılık bildirimi’ iddiaların geçersizliğini bir kez daha göstermektedir. Lenin liderliğindeki Sovyetlerin, Türekiye’ye ekonomik ve askeri yardımda bulunması doğru muydu-değil miydi? tartışılabilir, ama bu yardımın, Kemalizm’i sol gösterme gerekçesi olamayacağı rahatlıkla söylenebilir.
Tıpkı Sovyetlerin Suriye’yi desteklemesinin, söz konusu ülkeyi sosyalist yapmadığı gibi. Ayrıca 1933’ten sonra Nazilerin Türkiye’deki faaliyetleri, ilişkileri, Kemalist anlayışın yapısı hakkında aydınlatıcı bilgiler sunmaktadır. 1937 de, 60 bin kişide kafatası ölçümünün yapılmış olması, Nazizm’in Kemalizm’e etkisinin bir göstergesidir. (Bu konu ile ilgili olarak, ‘TÜRKİYE’DE FAŞİST ALMAN PROPAGANDASI’—Johannes Glasneck—Onur Yayınları—çev.Arif Gelen, adlı yapıt, ayrıntılı ve yararlı bilgiler sunmaktadır.)
İttihat ve Terakki’nin kaynaklık ettiği Türkiye cumhuriyeti, Avrupa’daki cumhuriyetlerden farklı bir çizgide gelişti, bazı ortak noktalara karşın, farklılık günümüze kadar devam etmektedir.
Avrupa’da cumhuriyete geçiş, yüz yıllarla ifade edilebilecek uzun bir hazırlık döneminden sonra başladı; Rönesans ile başlayan bu hazırlık döneminin en belirgin özelliği, kutsallıklara karşı başkaldırı ve bununla bağlantılı olarak bireyin önemsenmesidir.
Rönesans aydını, yepyeni bir şey yaratmaktan ziyade, daha önce varolan ve uzun bir dönem yaşam bulmasına olanak verilmeyen, insanlığın ortak kültür birikimini ( bu birikim antik Yunan’da yoğunlaşmıştı) diriltip geliştirmeyi ilke olarak benimsemişti. Kapitalizm’in gelişimine engel olan kurum ve düşüncelerle uzun bir mücadeleye girişen burjuvazi, iktidarının ilk dönemlerinde hem ekonomik hem de siyasal açıdan özgürlüklerden yana oldu.
Bu dönem,Marx’ın “ BURJUVAZİNİN TARİHSEL DEVRİMCİ ROLÜ” dediği dönemdir. Bireysel ve toplumsal gelişimi sağlayan siyasal özgürlüklerin kısıtlanması, özgürlüğün sadece ekonomik alanla sınırlandırılması, burjuvazinin iktidarını pekiştirmesinden sonra hayata geçirilmiştir. Bu durum ilerlemeci, aynı zamanda mekanik anlayışın egemen olmasını da beraberinde getirmiştir.
1908 darbesi, kimine göre bir burjuva devrimi idi. Klasik anlamda bir burjuva devrimi olmadığı , belki, 1908 itibariyle kapitalizm’in özgün bir biçiminin, sistemin yapısını oluşturduğu söylenebilir. Rönesans, reform ve aydınlanma türü bir hazırlık dönemi olmadı, dolayısıyla bireyselleşme de gerçekleşmedi; insanlığın ortak birikimleri reddedildi ve Türklük adına yararlanılacak bir kültür birikiminden yoksun oldukları için de, hikayeci bir Türklük tarihi anlayışı benimsendi; kapitalizm’in gelişimi önündeki engellerle hesaplaşma yerine, onlarla uzlaşma yoluna gidilerek, sistemin bir parçası haline getirildi; bireysel ve toplumsal gelişimin kaynağı olan siyasal özgürlükler, iktidarla birlikte ortadan kaldırıldı; iktidarı ele geçirenler, kitlelerin dönüşümü ve aktifleşmesini önemsemeyip, tepeden inmeci, darbeci ve doğruları(!) dikte ettirici bir anlayış benimsediler; batılılaşma hedeflerinde, aydınlanmayı sadece bir araç olarak gördükleri için mekanik bir anlayışa saplandılar; günümüze kadar devam eden bu darbeci anlayış, sivilleşmeyi engelleyerek, biçimin (cumhuriyet) içerik kazanmasına (demokrasi) fırsat vermedi.
Jön Türklerle başlayan ‘pragmatizm’ ve ‘pozitivizm’ felsefesine ilgi, cumhuriyet’in ideolojik kaynaklarından biri olarak ağırlığını günümüze dek sürdürmektedir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında William James ve John Dewey gibi pragmatistler en çok rağbet gören felsefecilerdi. 1933 Üniversite reformu ile birlikte Türkiye’ye gelen yabancı felsefecilerin de pozitivist olmasını tesadüflere bağlamak fazla iyi niyetli bir yaklaşım olur. Hans Reichenbach ve Ernst von Aster gibi felsefecilerin, faşizmin baskıları sonucu Almanya’dan kaçtıkları ve daha özgür bir ortamdan dolayı Türkiye’yi seçtikleri iddiası da, o dönemde Alman faşizminin Türkiye’deki etkisi dikkate alındığında pek inandırıcı gelmiyor.
Ahlak, Kültür ve Tarih felsefesi başta olmak üzere, insanın değerleriyle ilgili felsefe alanlarını önemsemeyen pozitivizm, ‘bilim felsefesi’ adı altında değerlerden arınmış ilerlemeci ve mekanik bir dünya görüşü olarak popülerliğini sürdürmektedir. Özellikle, ODDÜ Felsefe bölümü bu anlayışın merkezi durumundadır ve Devlet’in felsefecilerini yetiştirmeye devam ediyor hala., Devlet bağlantılı pozitivist akademisyenlerin solcu olarak lanse edilip, sol örgütler arasında etkili olması, sol’un mekanikleşmesi-sağ’laşması ve Kemalistleşmesinin sırrını çözmede yeteri kadar ip ucu veriyor.
Böyle bir sol anlayıştan etkilenen kuzeydeki Kürt devrimcileri, ilericilik adına, kendi tarihlerine, kültürlerine ve değerlerine sırt çevirdiler. Bu belirleme 80 öncesi Kürt örgütleri için geçerlidir.
T- KDP Güneyden etkilenerek farklı bir gelişim göstermesine karşın, 1977 kongresinden sonra sosyalist yaklaşımı benimseyerek, geçerli anlayışa dahil olmuştu. Hem bireysel hem de örgütsel bazda bu anlayışın dışında olduklarını iddia eden olsa da, bu anlayışın genel olarak egemen olduğunu, 80 öncesini yaşayanlar bilir.
Milliyetçilikle suçlanmamak için, ulusal sorunun yeteri ve gerektiği gibi savunulamadığı, ulusal soruna yoğun vurgusu nedeniyle güneydeki hareketin ilkel milliyetçilikle, gericilikle suçlandığı gerçeğini yadsıyamayız.
Bu durum, Avrupa’da etkili olan mekanik ilerlemeci anlayışın, bazı kültürleri aşağılamasına, yam yam, vahşi, ilkel gibi sıfatlar yakıştırmasına benzerlik ve paralellik gösteriyordu. Reel sosyalizm’in çöküşünden sonra, uzun bir bocalamanın ardından, yerel olana ilgi arttı ve bir anlamda Kürt devrimcileri kendi tarihleriyle barıştılar denilebilir.
Güneydeki olumlu gelişmelerden sonra, Kuzeydeki Kürt devrimcileri genel olarak, komplekslerinden arınarak, güneydekihareketlerin nezdinde bir nevi özeleştiri yapıp öze dönüş yaptılar. İlkel milliyetçilikle suçlananların değerler bağlamında, bir çok açıdan daha olumlu bir rol üstlendikleri fark edildi. Ancak bu olumlu dönüşüm bazı kesimlerce abartılarak, evrensel insani değerlerin göz ardı edilmesini de beraberinde getirdi.
Geçmişte sosyalist düşünceyi benimseyenlerin gelinen noktada, sosyalist düşünceye sırt çevirmeleri, hatta saldırmaları, kandırılmış olma duygusundan kaynaklanan bir tepki olarak değerlendirilebilir. Oysa, ezilen bir halkın ulusal taleplerini ilkel milliyetçilikle suçlayan ve suçlandıran Marksizm değil, pozitivizm ve Kemalizm idi; üretim ilişkileri açısından yarı-feodal, zihniyet olarak büyük çoğunluğu feodal olan bir ülkede, proletarya devrimini öngören de, Marksizm değil, zihinlere yerleşen Kemalizm idi.
Kuramsal açıdan yeteri kadar araştırılmadan, öğrenilmeden benimsenen ve yüceltilen Marksizm, geçmişin intikamı alınırcasına, mevcut durum değerlendirilmeden terk ediliyor. Kürt halkının acil ve öncelikli sorunu ulusal sorundur, bunu savunmak insanlığın ortak değerlerine sırt çevirmeyi gerektirmez. Yerel ile genel olanı karşıtlaştırarak birini dıştalamak yerine, onların birliğini korumak daha geliştiricidir. Bu gün için olanaklı değil diye, herkesin özgür ve eşit olduğu bir gelecek tasarımına şimdiden hayır deme hakkını kendimizde bulabilir miyiz?
Not:
Güneydeki gelişmeleri hala, ‘ilkel-milliyetçilik’ olarak gören ve devlet büyüklerine kayıtsızlıklarından dolayı sitem eden Öcalan ile ilgili bir yorum yapmak gerekmiyor sanırım. Çünkü o, hala devletine yapabileceği bazı hizmetleri olduğuna inanıyor, onun devletine ve kemalizm’e bağlılığı, gözlerimizi yaşartmaya devam edecek gibi görünüyor.



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz