Anasayfa | Yazarlar | Berzan Botî | DOĞRU ŞÜPHE

DOĞRU ŞÜPHE

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font

Şüphe/şüphecilik, toplumda egemen olan ve daha önce ‘doğru olduğu varsayılan’ anlayışların etkisini yitirdiği, güven bunalımının başladığı dönemlerde ortaya çıkar. Bu dönemlerin önemli özelliği, egemen düşüncelerin inandırıcılığını yitirmeye başladığı aşamada, yerine geçebilecek düşüncelerin henüz olgunlaşmamış olmasıdır.

 Şüpheciliğin kuramsal bir çerçeveye kavuşması, antik Yunan köleci toplumunun yozlaştığı, çökmeye yüz tuttuğu döneme rastlamaktadır. Sofistlerle başlayan kuramsal şüphecilik, ‘antik aydınlanma çağı’nın yaşanmasında önemli ve olumlu bir rol oynamıştır.Ancak Pyrrhon ile birlikte okullaşan şüphecilik, bilgi probleminin sistematik olarak incelenmesini beraber getirirken; göreceliliğin mutlaklaştırılması ve genel geçer bilginin yadsınması sonucunu da doğurdu.

 İlk dönemlerde olumlu bir işlev gören şüphecilik, doğru bilgi ve ortak değerlerin olabilirliği zeminini ortadan kaldıran bir anlayışın “amaç” olarak benimsenmesi noktasına varmakla olumsuz bir rol oynamaya başladı.

Feodal sistemin çözülmeye başlamasıyla, “Rönesans şüpheciliği” olarak anılan anlayış, 17.y.y. da Descartes ile birlikte yeni bir nitelik kazandı. Kesin bilgiye ulaşıncaya kadar diğer tüm bilgileri gözden geçirmeyi yöntem olarak benimseyen Descartes, şüpheyi, doğru bilgiye ulaşmanın aracı olarak kullandı. Bu nedenden dolayı, Descartes şüpheciliğine yöntem şüpheciliği deniliyor. Doğru bilgi ve ortak değerlerin varlığını yadsıyan ve şüpheyi bir ‘amaç’ olarak benimseyen anlayışın aksine, Descartes, şüpheyi mutlaklaştırmadığı gibi, şüpheden kurtulmak amacıyla ‘açık-seçik ve kesin bilgiye ulaşmayı’ amaç olarak benimser; şüphe, burada geçici olmakla kalmaz aynı zamanda da bir araç olur. Bu anlamıyla şüphe, felsefenin temel özelliklerinden biri olan, ‘eleştirel/sorgulayıcı’ bakış ile aynı işlevi görmektedir.

Yaşadığımız toplumsal koşullar ile, “antik yunan köleci sisteminin çöküş dönemi” ve “Avrupa’da feodal sistemin çöküş aşaması” arasında bazı benzerliklerin olması dikkat çekicidir. Ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal anlamda bire bir örtüşme olmasa da, egemen anlayış(lar)a olan güvenin sarsılması ve düşünsel anlamda yeni arayışların başlaması noktasında ciddi benzerlikler söz konusu.

 Düşünsel anlamda arayışın ivme kazandığı bu dönemde; sarsılmaya başlayan tekçi anlayışların yerine, çoklu ve birbirinden farklı anlayışların görülmesi doğaldır. Doğal olan başka bir durum da, olaylara, düşüncelere ve insanlara karşı şüpheci bir yaklaşımın sergilenmesidir.

 Devlet’in mafyalaştığı; kendi koyduğu yasaları çiğneyerek ‘yasa dışı ölüm mangaları’ kurduğu/yönlendirdiği; bunun sonucu olarak binlerce insanın hayatını kaybettiği bir süreç yaşandı/yaşanıyor. Alternatif(!) olarak ortaya çıkan, ‘sol’ ve ‘din’ referanslı hareketlerin ( özellikle de PKK ve HİZBULLAH) uygulamaları, devlet’i aratmayacak bir niteliğe büründü.

Önceleri fazla görünmeyen, ama artık gizlenemeyen, “devlet ve karşıtlarının(!) gizli geçitleri”, söz konusu taraflar arasında sürekli yer değiştirmelere, farklı görünmelere ve birden fazla yerde- birden fazla rol oynamalara sahne oldu. Böyle bir ortamda güven sorununun yaşanmasıyla bağlantılı olarak şüphenin devreye girmesi anlaşılır bir durumdur; dahası şüphe, mutlaklaştırılmayıp sadece doğruya ulaşmak için bir araç olarak kullanılırsa gerekli ve yararlı olacaktır.

NASNAME’de geçen bir diyalog, şüphenin gerekliliğini/yararlılığını göstermesi bakımından oldukça öğretici bir işlev gördü denilebilir. S.n Rıza DERSİM’in sorusuyla başlayan ve S.n Cevdet AKBAY’IN, ‘içten-samimi’ cevabıyla karşılık bulan diyalog, S.n DERSİM’in teşekkürü ile sonuçlandı. DERSİM, şüphesinde samimi ve yapıcı olduğunu; şüpheye bir amaç olarak değil, bir araç olarak başvurduğunu,”AKBAY’a teşekkürü ile” gösterdi. S.n AKBAY’ın samimi açıklamasından sonra sadece S.n Dersim değil, bir çok insan’ın olumlu yönde etkilendiğini ve S.n AKBAY ile ilgili (varsa) tereddütlerin ortadan kalktığını söylemek mümkündür. S.n DERSİM, şüphesini bir kesimle sınırlamayıp, yazan herkesi kapsayacak tarzda genişletirse daha da yararlı olacaktır.

 Çünkü, geçmişte bir şeyler yapmış olmak, bu gün için yapılanların doğru olacağını garantilemez. Ayrıca geçmişte somut bir şeyler yapmamış olmak da, bu gün için doğru yapmaya engel olarak görülmemeli. Düşünsel etkileşim içinde olan herkesin herkesten beklentili olması ve yine herkesin(özellikle de yazanların) herkese hesap verme sorumluluğu taşıması, ortak bir paydada buluşma ve sağlıklı birliktelikler kurma açısından oldukça önemlidir.

Felsefenin, sadece elit bir kesimin yada akademik çevrenin spekülasyon aracı olmadığını bu diyalog bir kez daha göstermiştir. Toplumsal gerçeklikle bağ kuramayan ve zihinsel egzersizlerle sınırlı tutulan bir felsefe anlayışının, gelişmiş egoların tatmin aracı olmaktan öte bir işe yaramadığını söylemek haksızlık olmasa gerek; gerçeklikten tamamen kopmuş ve kendi başına bir gerçek(!) olma iddiasındaki felsefi anlayışların, egemen anlayışa hizmet etmesi kaçınılmazdır. S.n DERSİM, tıpkı Descartes gibi şüpheyi bir yöntem olarak kullanarak, felsefenin temel özelliklerinden birine uygun bir davranış sergilemiş ve diyalogun olumlu bir sonuç vermesine katkı yapmıştır. Bu diyalogun iki tarafına da (samimiyetleri ve iyi niyetleri için) teşekkür ederken, bu tür diyalogların artması temennisiyle… 

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin
Puanlama
0