Anasayfa | Yazarlar | Berzan Botî | ÖZGÜRLÜK VE SORUMLULUK

ÖZGÜRLÜK VE SORUMLULUK

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font

Düşünce ve duyguların dile getirildiği her alanın kendine özgü prensipleri olduğu biliniyor. Hem biçim hem de içerikle ilgili söz konusu prensipler, bazı alanlarda daha katı uygulanırken bazı alanlarda ise daha esnektir. Prensiplerin katı olduğu alanlar, genellikle yazı altına alınmış ve ‘uyulması gereken kurallar’ olarak karşımıza çıkar. Bu katı alanlarda bireyin inisiyatif kullanımı çok sınırlıdır.

 Buna karşın prensiplerin esnek olduğu ve kurallarla belirlenmediği alanlarda bireyin inisiyatif kullanım alanı oldukça geniştir. Katı alanlarda sınırlama, tepeden ve bir başkası tarafından yapılırken, esnek alanlarda sınırlama oto kontrol ile sağlanır/sağlanmalıdır.

Oto kontrolü sağlayan etkenlerin başında ise etik gelir. Etik, kişiler arası ilişkide olduğu gibi, kişinin kendisiyle ilişkisinde de göz ardı edilmemeli. Kişinin kişi/kişilere karşı davranışlarında ortaya çıkan etik ilişki, şayet “etiğe uygun davranmış görünmek” amacıyla doğru davranılıyorsa kişi, biçimsel olarak durumu kurtarmayı başarabilir. Bu davranış tarzı, yanıltmaya yönelik olduğu için etik açıdan bir olumsuzluk içermekle kalmaz; kişinin kendisiyle ilişkisinde de etiğe uygun davranmamasını beraberinde getirir.

Son zamanlarda yapılan, ‘din-bilim’ ve dinlerin kendi iç tartışmaları bazı açılardan verimli geçmesine karşın, sorunu sürekli gündemde tutmak, bambaşka bir şeyleri eleştirirken ve hiç yeri yokken devrimci değerlere saldırmak, bazı insanlarda alışkanlık haline geldi.

İslamcı yaklaşımı benimseyen bazı arkadaşların, olumlu yaklaşımlarıyla tartışmalara katkı sağladığını görüyoruz: “Kişilerden yola çıkılarak kuramlar eleştirilmemeli” yaklaşımındaki İslamcı arkadaşların bu tutumu yapıcı ve doğrudur. Farklı yaklaşım ve hitap tarzlarına sahip oldukları için, bir bütün olarak” İslamcılar” deyip olumsuz yaklaşımları eleştirirken diğer yapıcı insanları bunun dışında tutmak gerekiyor. Aynı şey, sol/sosyalizm/ Marksizm için de geçerlidir. Çünkü sol düşünceye sahip olduğunu ileri süren arkadaşlar arasında da, hem içirik hem de üslup açısından çok ciddi farklılıklar var. Bu nedenle eleştiriler direkt olarak muhatabına yönelmelidir.

Dinlerin kendi iç tartışmalarında kullanılan argümanların, bilim ve felsefeye karşı kullanılması ciddi problemler yaratıyor.Dini inancı ne olursa olsun, bilimsel açıdan birini diğerine göre üstün/aşağı görmek olanaklı değil. Çünkü dinlerin nesnesi yoktur; nesnesine ulaşamayan düşünceyi ise sınama olanağı yoktur; sınanamayan bir şeyin doğruluğu/yanlışlığı da tartışılamaz.

Israrla bu ayırım vurgulanmasına karşın ne yazık ki bazı arkadaşlar aksi yaklaşımlarında ısrarcı oluyorlar. Kutsallıkları olan insanların başkalarının değerlerine hakaret etmesi, doğal olarak bir tepkiyle karşılık görecektir. Bu durumdan yakınma hakkı ortadan kalkar. Özenle, iyi niyetli yaklaşımları eleştiriden muaf tutarak, S.n ZİLAN’ın bazı yaklaşımlarına değinmek istiyorum: “MESELE İNSANİDİR, İDEOLOJİK DEĞİL” adlı yazısında, eşitlik-özgürlük ve benzeri güzel yaklaşımlarla örtüşmeyen bazı düşünceler dikkat çekicidir.

a) “ Tarihi şahsiyetleri tartışmak, insanların anısına saygısızlık yapmak, müritlerini suçlamak da uygun değildir. Ancak; Hitleri, Lenin’i, Mustafa Kemal’i veya Kemalizm’i edep dairesinde tartışmak buna dâhil değil / istisnadır. Çünkü ben dünyaya gelmeden önce yaşamış ve hayatı sona ermiş birleri, o günden bugün için ve benim hayatımla, yaşantımla, hissiyatımla, zevklerimle, inancımla, giyimimle, sevgimle, nefretimle, milliyetimle, dinimle ilgili bir öngörüde bulunmuş ve bir çerçeve çizmişse, üstelik bunu tavsiye niteliğinde değil de;

Zecri tedbirle, milletin imkânlarını ( parasını, iktidarını, ordusunu, kurumlarını ) milletin aleyhinde, milli değerlerin yok edilmesi, tarihimize sırtımızı dönmemiz, maneviyatımıza küfretmemiz şeklinde bir zorlamaya maruz kalıyorsak, bizim de söyleyecek sözümüz olmalıdır. Bu sözü de edep dairesinde, öğretici bir biçimde, üzümü yemek tarzında söylemek en doğrusudur”


Yukarıda S.n ZİLAN tarafından dile getirilen düşünceler, sadece yanlış bir değerlendirmeyle kalmıyor, kendi din anlayışını da tahrip edecek belirlemelerde bulunuluyor. Hitler ve Mustafa Kemal’in yanına Lenin’i koymak, bilime/felsefeye/bilgiye ve bunları önemseyen insanlara ağır bir hakarettir. Bunun bilgi eksikliğinden kaynaklandığını düşünmek saflık olur. Burada yapılmaya çalışılan şey, en basitinden ‘bir taşla iki kuş vurmak’ tır. Üçünü bir arada gösterme gerekçesi, (Dünyaya gelmeden birilerinin kendi hayatını etkileyecek tarzda etkide bulunması v.s) başkaları için de geçerlidir. Hayatımızı en çok etkileyen faktörlerin başında, dinler ve o dinlerin peygamberleri gelmektedir. Yukarıdaki belirlemeler ışığında İslam peygamberini de, üçlüye katmak gerekmiyor mu? Bu durumda, peygambere hakaret eden yazıyı yazan mı, yoksa parçaları bir araya getirerek yorumlayan mı olur?

b) “ Anne babalarımız ve halkımız ise ( o zaman ve bizim muhitte, başka telakkiler varsa saygı duyarım ) böyle erkekleri gâvur veya gâvur uşağı, böyle kadınları da hayâsız, hafif meşrep, namusuna düşkün olmayan, utanç abidesi olarak görmekteydi. Doğru veya yanlış o ayrı mesele. Sosyolojik tespit budur.”

Kemalizm’in kılık kıyafet anlayışını eleştiren( ki bu eleştirisinde haklıdır, kimse giyim-kuşamından dolayı hakarete maruz kalmamalı ve baskıya uğramamalı) S.n ZİLAN, Anne-babaları konuşturarak, Kemalistlerin yaptığı hakaretin aynısını, kendi anlayışı dışında giyinenlere yapmıştır; buna “sosyolojik tespit” demek yaptığı hakareti ortadan kaldırmaz. Hepimizin bildiği gibi, doğu toplumlarında ‘ensest ilişki’ vardır; bunun değişik nedenleri (dışa kapalı üretim sistemi, toplumsal kurallar v.s) söz konusu olmasına karşın, Müslümanlara hakaret etmek isteyen bir kişi, bu duruma ’İslam’ın yapısından kaynaklanıyor’ dese ve birileri de çıkıp, ‘bu sosyolojik bir tespittir’ değerlendirmesi yapsa, kim sorumlu olur?

c) “KEZA; Ülkemizde, Türklerin ve Kürtlerin ortak vatanlarındaki ( küçük hissedarları zikretmediğim için bağışlayın )”

Bu cümlede de, ne yazık ki diğer dinlere karşı alaycı bir dil kullanılmış; bu kullanım mahkemelerde hakaret olarak görülmeyebilir, ama vijdanlarda rahatsızlık yaratması kaçınılmazdır. Yapılan şey, değerler adına değer harcamaktır; alışık olduğumuz bu durumun ortadan kalkması için, ya ortak değerlere sahip olmalıyız- yada herkes kendi değerine gösterdiği saygıyı başkasının da değerine göstermelidir.

Katı kuralları olmayan bu ortamda, farklılıkların kendini ifade etmesi özlediğimiz ve istediğimiz bir şeydir. Ancak, hem başkalarıyla hem de kendimizle ilişkimizde etik kaygılarımız ön planda olmalı ve oto kontrol mekanizması işlemelidir. Özgürlük, ağzımıza geleni söyleyebilmek değildir, tam aksine özgürlük ve sorumluluk doğru orantılıdır, özgürlük alanımız geliştikçe sorumluluklarımız da artmaktadır. Özgürlük ile sorumluluk bağını kuramıyorsak, en azından “edep dairesinde” tartışalım.

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin
Puanlama
0