SUSURLUK VE KÜRD MAFYASI
“İnsanların bir kısmını her zaman için kandırabilirsiniz Bütün insanları bir zaman için kandırabilirsiniz Ama bütün insanları her zaman için kandıramazsınız”
Abraham Lincoln
Her insanın yaşamında bazı günlerin özel bir yeri ve anlamı vardır kuşkusuz. İnsanın bireysel yaşamıyla ilgili olarak bazı günlerin özellikli olması, ‘doğum, ölüm, evlilik, ayrılık, hastalık ve benzeri durumların’ yaşanmasıyla bağlantılıdır. Bu özel günlerin yıldönümleri, bazen tatlı bir sevinç, bazen hüzün, bazen acı, bazen öfke, bazen de “keşke” ile başlayan pişmanlıklara sahne olur. Toplumsal olandan tamamıyla kopuk olmasa da, bu tür olayların yıldönümünde, kutlamalar/anmalar, sevinçler/üzüntüler, olaydan direkt olarak etkilenen birey ve bireyin yakın çevresiyle sınırlı kalır.
Birey için anlamlı olan özel günlerin dışında, toplumun her kesimini ilgilendiren toplumsal olaylar ve bu olayların özel kıldığı günler de vardır. Bu toplumsal olaylar, kurtuluş günleri, afetler/yıkımlar, savaşlar,barışlar, sistemin yapısını etkileyen olaylar, darbeler, toplumsal kazanımlar ve benzeri olaylardır. Bu tür toplumsal olaylar karşısında her kesimin ilgi derecesi farklı olsa da, hatta bazı kesimler ilgisiz kalsa da olayın etkileri herkesi kapsayacak boyutta olur.
Söz konusu toplumsal olaylardan biri de on yıl önce bir kaza sonucu ortaya çıkan/çıkarılan ve kamuoyunda,’SUSURLUK SKANDALI’ olarak bilinen olaydır. Polis-mafya-siyaset üçgeni olarak adlandırılan çetenin, olay öncesi ve sonrası ilişkileri/ bağlantıları iyi irdelendiğinde, Devletin gerçek niteliğini yansıtmakla kalmadığı, aynı zamanda Kürd halkı açısından da hayati öneme sahip bazı özellikler barındırdığı görülür.
Susurlukta ortaya çıkan ilişkiler, bireyselleşebilmiş, kutsallıklardan arınmış ve egemen düşünce kalıplarının dışında sorgulamayı başarabilmiş insanlardan kurulu bir toplumda ortaya çıksaydı ne olurdu? Demokrasi kültürünün özümsendiği böyle bir toplumda bu tarz ilişkilerin bu kadar rahat yaşanma olasılığı çok azdır;ama buna rağmen yaşanması durumunda da, halkın tepkisi sert ve sonuç alıcı olurdu kuşkusuz.
Susurluk skandalına karşı geliştirilen eylemlerin etkili olmamasının nedenleri iyi değerlendirilebilirse, bundan sonra yaşanabilecek olumsuzluklara karşı da önleyici tedbirler alma imkanı doğar. Devlet tarafından yedek güç olarak beslenen, şımardığında kulağı çekilen, gerektiğinde halkın gelişen tepkilerinin yönünü değiştirme misyonu verilen siyasal İslam’ın, Susurluk skandalı’na karşı takındığı tavır,( bilindiği gibi ERBAKAN, ortaya çıkan ilişkilere karşı gösterilen tepkileri küçümseyerek,Bunlar fasa- fiso, Şevket KAZAN da,” Mum söndü yapıyorlar” diyerek Devletin politikalarına hizmet etmiş, ama bu yaranma çabası onları iktidardan etmeye engel olamamıştı) şaşırtıcı olmamasına karşın, aynı anlayışın bu günkü farklı yaklaşımının(!) kafalarda soru işaretleri bırakması anlaşılırdır; dahası bir gerekliliktir.
Tepkili muhalefetin içine kendi denetimindeki yapay muhalefeti de yerleştiren devlet, kısa süre zarfında tepkinin yönünü değiştirerek, kendi derinliklerinden uzaklaştırıp hükümete yönelmesini sağlayabilmiştir. Gerçek muhalefeti yok edip yerine yapay muhalefetler yerleştirme ve bu yapay muhalefetler sayesinde kendi varlık koşullarını tekrar tekrar onararak sağlamlaştırma konusunda tarihsel tecrübeye sahip T.C, Susurlukta da istediği sonucu elde etmede zorlanmadı.
Susurluk’ta ortaya çıkan ilişkiler, bazı çevrelerde şaşkınlık yarattıysa da, sistemi sorgulayan insanları haklı çıkartmakla kalmayıp, devletin gerçek niteliğini, herkesin görebileceği şekilde ortaya koymasını da sağladı. Dayanağını hukuktan almayan, mafya/çete tarzı örgütlenmelerle iç içe olan bir devletin demokratikleşemeyeceği gerçeği, demokratik örgütlenmelerde olması/olmaması gereken ilişkiler için de bir ders çıkarma özelliği taşıması bakımından ayrıca önemlidir.
Başta PKK olmak üzere Kuzey Kürd örgütlerinin temel bir sorunu olan, ‘örgüt içi demokrasinin’ neden işlemediği sorusuna, Susurlukta ortaya çıkan bazı bağlantılara bakıp cevap bulmak zor olmasa gerek. Yeteri kadar işlenmeyen ( ki bunun bilinçli yapıldığı göz ardı edilmemeli) ve Kürd halkı açısından çok önemli olan bir ilişki vardı Susurluk olayında…
Behcet CANTÜRK, PKK’ya yardım ettiği gerekçesiyle 1994’te devlet tarafından öldürülen bir iş adamıydı(!) Aynı gerekçeyle öldürülen bir çok Kürd insanından biri olan CANTÜRK, politik ilişkileri ve bu politik söylemlerle çelişen işleri, bağlantılarıyla üzerinde durulması gereken bir profile sahiptir kuşkusuz. CANTÜRK öldürüldüğünde, yakınları, susurluk kazasında ölen Hüseyin KOCADAĞ’I sorumlu tuttular ve ‘ ikisi çok yakındı, KOCADAĞ çağırdığı için gitti’ tarzında medyaya yansıyan beyanlarda bulundular.
Söylemler ve ilişkiler dikkate alındığında, CANTÜRK önceden öldürülmeseydi, o da susurluktaki kazada aynı araçta bulunabilirdi. Mafyanın, devletin bazı kurumlarıyla bağlantılı olması genel bir kuraldır; aynı zamanda devrimci değerlerle çatışan yaşam tarzlarından beslendikleri de bir gerçek. CANTÜRK- PKK ilişkileri de hepimizin malumudur. Burada sorun geneldir, ‘Kuzey Kürd örgütlerinde mafyanın yeri’ olarak sorunu koymak ve bu çerçevede irdelemek daha doğru bir yaklaşım olmasına karşın, PKK’nın gündemde ve belirleyici bir güce sahip olması, CANTÜRK’ÜN de bilinen bir isim olması nedeniyle bu ilişki örnek olarak seçildi.
CANTÜRK ve BAYBAŞİN’LERİN 80 öncesinde PKK dışındaki yapılarla ilişkileri de biliniyor… Bazı yapılar bu tür ilişkilerin dışında kaldıklarını ileri sürse de, genel geçer bir ilişki tarzı olduğu noktasında bir itiraz gerçekçi ve inandırıcı olamaz. Kendimizi veya başkalarını daha fazla kandırmadan, (ki, gerçek geç de olsa, bir gün mutlaka yüzümüze çarpacaktır, o çarpmadan kendimiz onu görmek için uğraşmalıyız) kendi gerçekliğimizle yüzleşmek zorundayız.
Kuzey Kürd Örgütlerinde genel olarak, ‘demokratik-merkeziyetçiliğin’ demokratik olmayan katı bir merkeziyetçilik olarak uygulandığını biliyoruz. Devrimci değerlerden ve demokrasi kültüründen yoksun insanların ekonomik katkıları kabullenildiği sürece, devrimci yapıların demokrasi kültüründen ve devrimci değerlerden uzaklaşması kaçınılmazdır.
Karşı çıkılan sistemin/devletin yapılanmasına benzer bir yol izlemek trajik bir durumdur. Parti/örgüt içi demokrasinin olmadığı, eleştiri-öz eleştiri mekanizmasının işlemediği yapıların nasıl despotlar/işbirlikçiler yarattığı, ÖCALAN örneğinde somutlaşmışken; yeni despotlar/işbirlikçiler yaratmamak ve Kürd halkının kurtuluşunu bu despotlara/işbirlikçilere endekslememek için yeniden yapılanma bir zorunluluk olarak kendini dayatıyor.
Mevcut yapıların yeniden ve sağlıklı bir şekilde yapılanması, mafya ve devrimci değerlerden yoksun her türlü oluşumla bağlarını koparması öncelikli ve zorunlu bir adımdır. Aynı şekilde yeni devrimci oluşumların da, söz konusu ilişkilerden uzak durması, demokrasi kültürünün yerleşmesi için bir gerekliliktir.
Ulusal Kurtuluş Mücadelelerinde, devrimciler, müttefiklerini seçme özgürlüğüne sahip değiller. Çünkü herkesimden insan ulusal soruna ilgi duyabilir ve bu amaçla mücadele edebilir. Ulusal soruna ilgi duyan farklı kesimlere, “neden ilgi duyuyorsun? Senin bu mücadelede yerin yoktur” deme hakkını kimse kendinde bulamaz/bulmamalı. Ancak bu durum mafya yada demokrasi dışı başka güçler tarafından yönlendirilmeyi/yönetilmeyi gerektirmemelidir.
Ulusal soruna duyarlı her kesimin, ‘nasıl bir yönetim’ sorusuna belli bir cevabı vardır ve verdikleri cevaba göre örgütlenmeleri de gerekiyor. Ortak paydaya sahip olmak, aynı ilkeler doğrultusunda ve aynı örgüt çatısı altında olmayı gerektirmiyor. Farklı anlayışların ayrı ayrı örgütlenmesi, ortak payda olan ‘ulusal sorunda’ bir üst organizasyonla, birlikte hareket etmelerine engel olmadığı gibi, ilişkilerin daha da sağlıklı olabilme koşulunu yaratacağını söylemek mümkündür.
Birlikte hareket etmede temel ölçüt, temel insan haklarına saygı ve demokrasinin bir yaşam tarzı olarak benimsenmesi olmalıdır. Tek partinin/örgütün, belli bir kesimin egemen olma çabasına ve bu çabanın yol açacağı iç çekişmelere sahne olması kaçınılmazdır. Çok örgütlülüğü parçalanmışlık olarak görmemek, bu çokluğun ortak/öncelikli olan ulusal sorunda, birlikte hareket edebilme koşullarını yaratmanın olanaklı olduğunu söylemek gerçekçi bir yaklaşım olsa gerek.



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz