PKK – KUK Çatışmasında Devletin Rolü
Geçmişte yaşanmış acı olaylar üzerine yazmak insanın içini burkar. Ancak, iç burkulmasına rağmen acı olayları yazmak bazen bir gereklilik olarak kendini dayatır. 80 öncesinde bir çok Kürd örgütü arasında sorunlar yaşandı. Bu sorunlar bazen ölümle sonuçlanan çatışmalara kadar vardı. Ancak, PKK – KUK çatışması en şiddetlisi, en çok can kaybına yol açanıydı. Her iki tarafın karşılıklı (devlet bağlantısı iddiaları) suçlamaları oldu.
Özellikle Öcalan’ın yakalanmasından sonra yaşanan gelişmeler, Öcalan’ın devlet bağlantısının çok eskilere dayandığına dair belirtiler ve PKK’nın devlet tarafından kurdurulduğuna dair ciddi şüpheler, çatışmaya temkinli yaklaşanların yeniden bir değerlendirme yapmasını zorunlu kılıyor.
NASNAME’de yayınlanan, “TARİHİN ŞEN ÇOCUKLARI” adlı yazı dizisinde geçen bazı diyaloglar, çatışma sürecini bilmeyenlerin yanlış bilgilendirilmesini sağlayacak özellikte olması, bu konunun tekrar açılmasında belirleyici rol oynadı. Daha önce, “DÖRTLERİN GECESİ” adıyla yayınlanmış olan ve gözden geçirilerek tekrar yayınlanmaya çalışılan (kitap) yazı dizisinin Sayın Gülmüş tarafından kaleme alınmış olması ayrıca üzerinde durulmayı gerektiriyor. (gerçi kitap’ın karmaşık bir serüveni var. Daha önce başka yazar isimleriyle yayınlanışı, birilerinin eklemeler yapması v.s nedenlerden dolayı söz konusu diyalogun kim tarafından yazıldığı tam olarak bilinmemektedir. Bunu, Sayın Gülmüş’ün açıklamasıyla öğrenebiliriz ancak) Gerçi diyalogda “Mehmet dayı” konuşuyor, ama yazarın olaya genel yaklaşımından tamamıyla bağımsız olarak değerlendirilemez.
Sayın Gülmüş’ün eşzamanlı olarak NASNAME’de yayınlanan, “MARDİNDE PKK ÖRGÜTLENMESİ VE GELİŞİMİ” adlı yazı dizisi, PKK – KUK çatışmasının kaynağı konusunda aydınlatıcı bilgiler sunmaktadır. Ayrıca Sayın Gülmüş’ün diğer yazılarında, Öcalan ve “Ankara grubunun” devlet bağlantısına dair bir çok değerlendirmeye de rastlıyoruz. Şayet “TARİHİN ŞEN ÇOCUKLARI” adlı yazıda geçen diyalog Sayın Gülmüş’e aitse, kendi yaklaşımlarıyla ters düşen bir durum söz konusu olur. Çelişkili görünen iki yazıyı aktarmak, konunun anlaşılması bakımından yararlı olur:
(Tarihin Şen Çocuklarından bir parça) “Ferhat'ın onayı alınarak, Mehmet dayı komüne alındı; tutsaklar bu haberi verdiklerinde sanki dünyalar onun olmuştu. O, tekrar koğuşta bulunan iddianameleri okuma işine devam etti. Bunu yaparken aklına iddianameleri karşılaştırmak geldi. PKK ana dava iddianamesiyle KUK'çuların iddianamesini karşılaştırıyordu.
"Ben iddianamelere bakarak hangisinin devrimci olduğuna karar vereceğim. Her ne kadar bu iddianameleri karşı taraf hazırlamışsa da işin içinde bir gerçek vardır. PKK'lilerin olayları polis, ajan, muhbir vb. olurken, KUK'çularınki çoğunlukla Apocuları vurmadır." diyordu.
Mehmet dayı da KUK'çulara takılmak için ara sıra yanlarına giderdi. Hoş sohbet olduğundan ne KUK'çular, ne de başka gruplar ondan sıkılırdı. O da içinden geçeni dobra dobra söylerdi.
"Sahi siz yarın bir gün belli olmaz ya, bakarsın TC'nin kafası bozuldu idama gittiniz. O zaman ne olacak haliniz?"
"Ne olacak ki dayı, canın sağ olsun. Bizler de herkes gibi ipi göğüsleriz."
"Tamam ona şüphem yok, ama bir devrimciyi öldürmekten ipe giderken ne diyeceksiniz?"
KUK'çular bir anda durdu. Birbirlerine baktılar. Biri söze daha ciddi girdi:
"Dayı, iki tarafı aynı gerekçeyle yargılayıp infaz eden TC.dir. Bu iki taraf için de tarihi bir ayıp sayılacak..." Memet dayı dayanamadı:
"Vallahi yeğenlerim ben iddianamelerinizin hepsini okudum; ne derseniz deyin.Açıkçası sizleri kullanmışlar. Çünkü TC'ye yönelik tek bir eyleminiz yok. Ben bu yaş ve kafamla bu kadarını görebiliyorum. Hem de çok kötü kullanılmışsınız. Açık olan bu. Evet,ben bu kadarını anlayabiliyorum."
Mehmet dayı kendince tüm belirlemelerini sıraladıktan sonra sohbet havasının dağıldığını görünce: "Sizleri kim tutukladı?"
"Dayı sorduğun soru da soru ha, elbette devlet tutukladı."
"Yok yeğenlerim ben onu demiyorum. Yani hangi ekip, hangi polis demek istiyorum."
"Hamdi Özipek ve ekibi."
"Ya gördünüz mü? Ben de bunu istiyordum. Peki Hamdi Özipek'i kim vurdu?"
Yine bir sessizlik oldu ve Mehmet dayı kalkıp gitti yanlarından.
KUK'çuların yanından ayrılan Mehmet dayı hemşehrisi Badanacı’nın yanına geldi.
"Merhaba yeğenim, ne yapıyorsun?"
"Merhaba dayı, gel otur."
"Oturmasına oturacağım da, sen biraz sonra gümbürtüyü seyreyle."
"Ne oldu yine dayı?"
"Valla bana bir şey olduğu yok. Şu KUK'çuların iddianamesini keşke okumasaydım. Emin ol yüreğim burkuldu."
"Sen şimdiye kadar iddianameyle ilgili mi konuşuyordun onlarla?"
"He."
"Boş ver dayı biz o tür şeyleri çoktan unuttuk.
Devrimciler kan gütmez."
"Sen gel onu bana sor. Olayları tek tek yüzlerine vurdum.
Yine de içim rahat etmedi."
"Keşke bunu yapmasaydın, adamlar zaten bir bunalımda.
Birbirleriyle geçinemiyorlar."
"Yooo bu benim yurtseverlik görevimdir."
Mehmet dayı'yla Badanacı böyle sohbet ederken, KUK'çuların köşesinden sesler gelmeye başladı. Ardından tekme tokat birbirlerine girdiler. Koğuş önce bunu her zamanki münakaşalardan biri sandı. Ama bu kez durum ciddiydi. Ve koğuş araya girerek onları birbirinden ayırdı. Koğuş kavgayı yatıştırmış ve her KUK'çuyu ayrı ayrı köşelere almışlardı. Ancak Hadi daha öfkeliydi. Bas bas bağırıyordu:
"Şerefsizler, bizleri kullanıp Apoculara saldırttınız. Adamlara ajan, dediniz. Her birimiz, bir devrimci katili olduk. Ondan sonra da kem küm ediyorsunuz. Hepinizi öldürmek lazım!"
Etrafındakiler onu yatıştırmaya çalışıyordu. Bu olaydan sonra altı kişi olan KUK'çular ikişerli üçerli gruplara ayrıldı. Herkes kendisine en yakın bulduğu birini yanına alarak birlikte yemek yemeye başladı.”
Bu diyalogu okuyan birinin çatışmada KUK’u suçlaması doğaldır. Çünkü, ‘apocular’ı vurmaktan başka hiçbir mücadele vermemiş’ bir örgüt profili çizilmeye çalışılmış. Çizilen bu profilin tam tersi bir yaklaşıma, “MARDİNDE PKK ÖRGÜTLENMESİ VE GELİŞİMİ” adlı yazıda rastlıyoruz:
(Mardinde PKK Örgütlenmesi ve gelişiminden bir bölüm) “ Bir gün bölgeme -Mardin’e- geldim. Benim grup için bir araba gerekiyordu. Aslında yaptığım parti kurallarına aykırıydı. Ama neymiz aykırı değildi ki? Esgeçtim. Ahmed’i buldum. Ve ona Bana bir arazi arabası hatta jip bulsan daha iyi olur dedim. Ahmed de beni hala sorumlu biliyordu. Gitti buldu. Getirdi. Bir varilda mazot verdi. Dereden-tepeden konuştu. Bir ara Ahmed Duran Kalkan’dan bahsetti.
-Duran arkadaş da burda.
-Öyle mi? Baki gitti mi?
-Evet.
-O nasıl? Ne konuşuyorsunuz?
-Geçen bana KUKU vurasak kaç ayda bitiririz dedi? -Sen ne dedin?
-İki veya üç ayda sökeriz dedim.
-Yap ma ya.. Atıyorsun? Ciddi misin? Sahi Ahmed KUK’u bu kısa sürede bitirir misin? Sona neye isnadan bitireceksin sen ve Duran?
-Yanılış mı hocam bu?
-Bak Ahmedi güzel kardeşim; gençsin. Heyecanlısın ve gözü peksin. Ama bu işler böyle olmaz. KUK kim biliyor musun? KDP’nin çocukları. KDP kim? Bu halkın en yurtsever ana damarı. Eğer KUK’u bitirmek istersen KDP’yi de bitirek zorundasın. Sakın ha sakın böyle bir şeyi yapma. Ve yaparsan seni asla affetmem. Duran da Baki gibi ülkemizin şartlarını bilmiyor. Baki Hasan YILDIRIM’ı vurun diyordu. Sen de ona uydun. Vurdunuz da ne oldu? –Gerçi Hasan Ağa tarandı ama onun yerine muhafızı vuruldu- tüm Omeriyan aşireti bize düşman kesildi. KUK ile neden çatışacağız? Duran KUK’u Türk Solu mu sandı?”
Sayın Gülmüş’ün ‘Ankara gurubu’ ve bu gruba dahil olan Duran Kalkan hakkındaki düşünceleri de dikkate alındığında, çatışmanın kaynağını bilmek hiç de zor olmasa gerek. Sayın Gülmüş’ün gerçek yaklaşımının bu olduğundan kuşku duyulmamasına karşın, iki yazı arasındaki farklılığın kafa karışıklılığına yol açmaması için, kendisinden bir açıklama beklentisi içinde olmak doğal karşılanmalıdır. Birebir yazışarak da sorunu aydınlatmaya çalışmak mümkündü. Ancak sorunun önemi, bu gün ile bağlantısı hesaba katıldığında, herkesle paylaşmanın daha yararlı olacağı düşünüldüğünden bu yol seçildi.
PKK – KUK çatışmasında vurulanlar, aynı amaca yönelmiş kardeş, devrimci insanlardı. Her iki taraftan da vurulanlar Kürd halkı açısından acı kayıplardı. Tüm örgütlerde devlet bağlantılı unsurların olabileceği bir gerçek. Ama devlet tarafından kurulan/kurdurulan bir örgütü(PKK) ayrı bir kategoride değerlendirmek gerekiyor.
Bu farklılığı gözeterek bakıldığında PKK – KUK çatışması, klasik anlamda bir kardeş kavgası değildi. Böyle değerlendirdiğimizde, Mehmet Şener, Hikmet Fidan, Çekdar ve PKK saldırıları sonucu hayatını kaybedenlerin hepsini de bu kategoride değerlendirmemiz lazım. Aradaki fark, KUK’un saldırılara karşılık vermiş olmasıdır.
Gelinen noktada, Öcalan’ın devletin hizmetinde olduğu, devlet bağlantısının onu politik arenaya sürdüğü, PKK’yı kendi kişiliğinde biçimlendirdiği, bu biçimlenmeye karşı duranların ölüm dahil farklı şekillerde tasfiye edildiğini söylemek haksızlık olmasa gerek. Bu gerçekler ışığında olaya bir bütün olarak bakıldığında, geçmişte yaşanan PKK – KUK çatışmasının devlet kaynaklı olduğu iddiası gerçeklik kazanıyor. Evet devlet istedi diye PKK - KUK çatışması yaşandı. Çünkü devlet PKK’yı Öcalan’a kurdururken, Kürd devrimci hareketlerini etkisizleştirmeyi “birinci vazife” olarak vermişti ona.
Çatışmanın yaşandığı dönemde ciddi bir sorgulama yapılmış olsaydı, ihanet projesi bu kadar rahat hayata geçirilemezdi ve bu kadar tahribat yaşanmazdı. Tarihi egemenler yazdığı için doğruyu yazmazlar. Ama mutlaka bir gün gelir ve tarih yeniden yazılır; bu gün Kemalizm ve Öcalan’ın sorgulanması yanlış yazılmış bir tarihin yeniden yazılmaya başlanmasıdır. 1980 öncesi ve sonrası yaşananlar ne yazık ki yeteri kadar bilinmiyor. Soru sormak ve bu sorulara cevap aramak bir çok konuya açıklık getireceği gibi, Öcalan ve anlayışının mahkum edilmesini de sağlayacaktır.
Mesela, PKK 84 de ilk eylemlerini neden ERUH ve ŞEMDİNLİ’de yaptı? PKK’nın daha önce girmediği bu bölgelerde halkı kimler örgütledi? Darbe öncesi, binlerce kişiyle Eruh kırsalında Newruz kutlaması yapan, dağdaki eşkiyaların halka yönelik baskılarına son veren, muhbirleri cezalandıran, köylerde eğitim çalışmaları yaparak ulusal-devrimci duyarlılığın gelişmesini sağlayan KUK hareketine ‘APOCU vurmaktan başka bir şey yapmadı’ demek haksızlık olmaz mı? Umarım bu değerlendirmeleri kimse, “örgüt fetişizmi” olarak değerlendirmez.
Hiçbir örgüt veya lider dokunulmaz/kutsal değildir. Örgütlerin, amaç için birer araç olduğu gerçeği gözden kaçırılmadan, bir dönemin doğru bilinmesine katkı yapma amacıyla hareket edilmiştir. PKK – KUK çatışması sağlıklı değerlendirilmezse, PKK’nın yıllardır Kürd halkına karşı yaptığı (bir çok devrimciyi, yurtseveri katlettiği) saldırılara devam etmesine yeşil ışık yakmak olacağını bilmeliyiz. Sorunu devrimci/yurtsever hareketler arası bir çatışma olarak görmek(mevcut gelişmelerden sonra), Öcalan ve PKK’sını onure etmektir.
"PKK tabanının yurtseverliği, iyi niyeti tartışma konusu yapılamaz. Ancak, başta Öcalan olmak üzere karar merciinde bulunanların ihanetçi kimliği de tartışmaya gerek bırakmayacak kadar ortadadır. Geniş bir çerçeveden bakıldığında, PKK – KUK çatışmasının görünüşte olduğunu, gerçek çatışmanın “ DEVLET – KUK “ arasında yaşandığını söylemek abartı olmasa gerek. Bu nedenle tavrımızda net olmak, Öcalan ve anlayışını doğru değerlendirerek mahkum etmek durumundayız. Aksi takdirde yaşanacak olumsuzluklara seyirci kalmaya mahkum oluruz.



Yorumlar (1 gönderildi):
Yorum yaz