RAPOR - İDAM VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Kamuoyunda,” Baker – Hamilton “ raporu olarak bilinen belgenin yarattığı olumsuz hava bir süre daha eseceğe benziyordu. Ancak Saddam’ın ani bir kararla idam edilmesi hem raporun yarattığı olumsuz havayı kısmen dağıttı hem de raporu yeniden ve farklı açılardan değerlendirme gereğini ortaya koydu.
Rapor, Kürd halkının yakın tarihte uğradığı ihanetleri çağrıştırmakla kalmıyor mevcut kazanımların da kaybedilebileceği kaygısının yaşanmasına neden oldu/oluyor. Rapor, her açıdan Kürd halkının zararına ve Sömürgeci devletlerin yararınadır. Hatta rapordaki öneriler, ‘Türkiye’nin en büyük arzusunu yansıtıyor’ demek abartı olmaz.
Raporun hazırlanmasında aktif rol oynamamışsa bile, Türkiye’nin Kürd halkına yönelik politikası ile raporun olumsuz içeriği örtüşüyor. Rapora karşı gösterilen/gösterilecek tepkiler haklı ve yerinde; ancak aynı şeyleri endişe /karamsarlık için söylemek doğru olmaz. Çünkü karamsarlığa düşmemek için bir çok neden olduğu gibi, iyi değerlendirilmesi durumunda raporun olumlu sonuçlar da doğurabileceğini söylemek mümkün.
Toplumsal olayların tek boyutta ele alınması, eksik bir tablonun ortaya çıkmasına ve bu eksik tablonun eksik bir yorumlamaya tabi tutulmasına neden olur. Özellikle Ortadoğu gibi karmaşık ilişkilerin hakim olduğu ve güç dengelerinin sürekli değiştiği bir coğrafyada olayların bir çok açıdan ele alınması, sağlıklı bir değerlendirme için gereklilik olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim Saddam’ın idam edilmesi dengeleri bir kez daha değiştirdiği gibi, çelişkinin yönü, şiddeti ve taraflarını da yeniden düşünme ve ona göre bir değerlendirme yapmayı zorunlu kıldı.
Raporun olumsuz içeriğine karşın, zamanlaması, Kürd halkı açısından önemli bir avantaj olarak görülebilir. Rapor, Kürd lider ve politik kadrolarına süreci yeniden değerlendirme ve gerçekçi tedbirler alma noktasında zaman ve zemin hazırlamıştır. Raporda mevcut durum ve ‘yapılması gerekenler’, sadece bir durum değerlendirmesi ve önerilerden ibaret olmayıp, hayata geçirilecek gizli bir plan olsaydı bile, yaşanabilecek olumsuzluğun boyutu ‘1975 ve 1991 gibi bir yıkım ’ olmazdı/olamazdı.
1975 ve 1991 trajedileri yaşandığında emperyalistlerin direkt yada dolaylı (kayıtsız kalmakla) desteğiyle dört sömürgeci devletin ortak amaç ve beklentileri söz konusu idi.(bunlara Sovyetlerin çıkarı gereği göz yumması da dikkate alındığında ihanet çemberinin ne kadar geniş olduğu daha iyi görülüyor) 1975 ve 1991 olaylarında baş rol oynayan sömürgeci devletlerden biri yok artık; o devletten arta kalanlar, Baas artığı çeteler ve Saddam ile var olmuş sunni aşiretlerdir sadece.
Irak ordusunun 1975 ve 1991 de Güney Kürdistan’da uyguladığı vahşet, Irak’ın iç sorunu(!) olduğu gerekçesiyle gereken uluslar arası tepkiyi görmemişti. Oysa bugün için aynı vahşeti uygulayacak bir ırak ordusu olmadığı gibi diğer sömürgeci devletlerin direkt bir müdahalesi de sanıldığı kadar kolay olmayacaktır. Bu iki açıdan zor olacaktır:
1- Başka bir ülkeye saldırı olacağı için uluslar arası hukuku çiğnemek olur ve uluslar arası bir tepkiyle karşılaşır. 2- Kürd halkının mevcut ulusal bilinci yanında, geliştirdiği askeri-sivil kurumların caydırıcı bir güce sahip olması da dış müdahaleyi zorlaştırır.
Saddam’ın idam edilme gerekçesi ve biçimi, raporun hayata geçirilecek bir plana dönüşme koşullarını ortadan kaldırmıştır. Geçmişte var olan ve Saddam’ın idam edilmesiyle en keskin biçimini alan sunni -şii çelişkisi, “Birleşik Irak” projesi önündeki en büyük engellerden biridir artık.
Rapora uygun yada benzer bir anlayış hayata geçirilecekse bunda Türk devleti belirleyici rol oynayacaktır. Kürdistan’ın her hangi bir parçasında olumlu bir gelişme söz konusu olduğunda, tüm olanaklarını seferber ederek ve pervasızca Kürd halkının kazanımlarına saldıran T.C, bu cesareti/gücü nerden buluyor? Bu temel soruya gerçekçi cevaplar vermek suretiyle, hem T.C.’nin cesareti kırılabilir hem de mevcut gücü etkili bir güç olmaktan çıkarılabilir ancak. Güneye olası bir müdahale için Türkiye, Öcalan ile birlikte hareket etmek zorundadır. Aksi durumda böyle bir girişimde bulunması çok zayıf bir ihtimal; bu zayıf ihtimale karşın yine de müdahale ederse artık toparlanamayacağı kadar ağır bir hezimete uğraması kaçınılmazdır.
Bir paradox gibi görünse de, Türkiye Güneye müdahale ettiğinde hem PKK’yi gerekçe gösterecek hem de PKK ile ittifak yaparak bu müdahaleyi yapacaktır. Öcalan ile devlet arasındaki uzlaşma açık olmakla birlikte, gerillanın bu uzlaşmaya ne kadar sıcak bakacağı belirsizliğini koruyor. Umulan odur ki, gerillanın büyük bir bölümünün Öcalan-devlet uzlaşmasına karşı çıkıp ulusal saflara geçmesidir.
Kürd aydınlarının/politikacılarının yapması gereken şey, DTP ile ittifak arayışına girip Öcalan’ın ömrünü uzatmak değil; aksine Öcalan-devlet bağını deşifre ederek mahkum etmektir. Ancak bu şekilde gerçekçi ve ulusal çıkarlara uygun birlikteliklerin yolu açılabilir. Böyle bir yaklaşım mümkün olduğunca PKK tabanından daha çok insanı ulusal saflara çekmeye de yarayacaktır. Öcalan ve anlayışına karşı tavır almak, gerillaya ve PKK içindeki yurtsever kesime sahip çıkmaya engel değildir.
Türkiyenin Öcalan’dan sonraki en büyük güvencesi kuşkusuz ki Fethullah Gülen ve Kürdistan’daki ayaklarıdır. Dini duyarlılıkları olan insanların Gülen-devlet bağının işlenmesine tepki göstermek yerine bu bağ üzerinde yoğunlaşmaları ve bu ilişkiyi teşhir etmeleri, kendilerine ve Kürd halkına karşı insani bir sorumluluktur.
Hatırlanacağı gibi Nasnamede (yedi ay önce) Gülen ve anlayışına yönelik eleştirilere abartılı reaksiyonlar gösterilmişti. Öcalan-PKK tabanı için geçerli olan, Gülen-dindar kesim için de geçerlidir: Gülen- devlet bağını işleyerek mahkum etmek, dini duyarlılıkları olan tabanla birlikte hareket etmeye engel değildir ve inançlara saygısızlık olarak algılanmamalıdır.
Ecevit son dönemlerinde Gülen ve anlayışıyla ilgili önemli yaklaşımlarda bulunmuştu ve Gülen okullarının milli yönü üzerinde durmuştu. Fethullah Gülen’in Ecevit ile ilgili anlayışı da (kendi sitesine bakılabilir. Tahir Taner imzalı ve 05.12.2006 tarihli fgulen. Com daki yazı ilgi çekicidir) ortadadır. İşin ilginç bir yanı da, Öcalan’ın son zamanlarda F. Gülen ile ilgili açıklamalarda bulunması ve Kürdlerle bir bağlantısını kurmaya çalışmasıdır. Öcalan 8.12.2006 tarihli görüşme notlarında şunları söylüyor:
"Nakşibendilik de Kürtlerin bir çeşit mason örgütüdür" diyen Öcalan, Sultan İkinci Mahmut'un Yeniçeri Ocağı'nı ortadan kaldırmak istediğini belirterek, şöyle devam etti: "Bu, devletin temeline ilişkin bir girişimdi. Sultan Mahmut'un yapmak istedikleri Mustafa Kemal ayarında bir reformdur, büyük bir olaydır. Yeniçeri Ocağı'nı ortadan kaldırdı ve bunların temelinde Bektaşilik vardı, böylece Bektaşilik ortadan kaldırılınca oluşan boşluğu Nakşibendliler doldurdu. Ve bu Nakşibendiler siyasi otorite ile uzlaşıp büyük bir güç elde ettiler. Bir Kürt olan ve mezarı da Şam'da bulunan Nakşibendi Şeyhi Mevlana Halit'in büyük çalışmaları sonucunda Mısır, Suriye, Lübnan, Afganistan'a kadar örgütlendiler. Çok geniş bir örgütlenme ağları vardır. Mevlana Halit, Süleymaniyelidir ve o zamanlar Süleymaniye Tekkesi meşhurdur ve bir çok tarikat örgütlenmesinin de kaynağıdır. Toplumsal dokuları güçlüdür. Bugünkü Fethullah Gülen de bir nevi onların devamı niteliğindedir. Bitlisli Said-i Nursi'nin de yapmak istediği tarikatların bir çeşit modernleşmiş versiyonudur.”
Anlaşılan, ‘devlet-Öcalan-Gülen’in’ birlikteliği (yada buna benzer birliktelikler) sürdüğü sürece T.C Kürd halkına karşı pervasızlığını sürdürmeye devam edecek. Bu çirkin bağlar çözülüp teşhir edildiği oranda da Kürd ulusal mücadelesi güç kazanacaktır.
Rapor, Amerika ile ilişkilerde uyanık olunmasını, kalıcı ve dostluğa dayalı bir ilişkinin olamayacağını, Kürd halkının özgürlük istemiyle Amerikanın çıkarlarının kısa bir süreliğine çakıştığını ve bundan sonra da belli dönemlerde çakışabileceğini, amerikanın çıkarı gereği 1975-1991 de olduğu gibi Kürdleri feda edebileceğini göstermesi bakımından önemlidir. Umarım Amerika hayranı "liberallerimiz" de gereken dersleri çıkarırlar.
Tarihi, özgürlük mücadelesiyle anılan bir halk ile -- tarihi, esaret altına alma ile anılan bir Devletin kalıcı dost/müttefik olmalarını beklemek özgürlüğe ve özgürlük savunucularına yapılabilecek en büyük haksızlıktır. İyi dersler çıkarılabilirse rapor yararlı olmuştur denilebilir. Kürd politikacılarının dayanağı/gücü kendi halkı olmalıdır. Bu gücün verimli olması, düşmanın çok yönlü ideolojik etkisinin kırılmasına ve işbirlikçilerin teşhir edilmesine bağlıdır. Bu gerçekleştiği zaman düşmanın da ne kadar güçsüz ve çaresiz olduğu daha iyi görülecektir. Belki de Kürd halkının durumunu en iyi anlatan ağaç ile baltanın diyalogudur. Ağaç demiş ki baltaya, “sen beni kesemezdin ama ne yapayım ki sapın benden”



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz