Anasayfa | Yazarlar | Berzan Botî | ‘Bağımsız Kürdistan Doğal Hakkımız’ Söyleminin Düşünsel Dayanakları

‘Bağımsız Kürdistan Doğal Hakkımız’ Söyleminin Düşünsel Dayanakları

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font

‘BAĞIMSIZ KÜRDİSTAN DOĞAL HAKKIMIZ’

Barzani’nin son zamanlarda ve değişik platformlarda sık sık dile getirdiği, ‘Bağımsız Kürdistan doğal hakkımız’, ‘Her millet gibi Kürdlerin de devlet kurma hakkı vardır ve bu hak doğaldır’ söylemlerinde dikkat çekici nokta ‘doğal hak’ kavramıdır.

Günlük yaşamımızda sık sık kullandığımız ‘doğal’ kavramına, ‘olması gereken’, ‘olması beklenen’, ‘böyle olduğu için yargılanmaması ve itiraz edilmemesi gereken’, ‘öyleyse yapılacak bir şey yok’ gibi olumlu anlamlar yükleriz. Böyle yaklaşıldığında, doğal olan ile doğru olan anlamca örtüşür. Doğal olanın doğruluğu ve bu doğruluğun yaşamımızı düzenlemesi gereği antik çağlardan beri dile getirilmiştir.

Bireysel özgürlüğün korunması, devlet erkinin hukuka bağlanması ve bu erkin ölçülü kılınması anlamını içeren hukuk devleti, her ne kadar (kavram olarak) 19. yüzyılda kullanılmışsa da, antikçağa kadar uzanan düşünsel bir alt yapıya ve geçmişe sahiptir. Düşünsel dayanaklarını ‘doğal hukuk’ öğretisinden alan hukuk devletinin, nasıl olması gerektiğine sağlıklı bir cevap bulabilmek için, doğal hukuk öğretisinin içeriğine bakmak gerekiyor.. Stoa okulu tarafından sistematik bir şekilde ele alınan doğal hukukun temel yaklaşımı, doğuştan var olan haklar ön kabulüne dayanmaktadır. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik ilkerine dayanan ve doğumla birlikte kazanılan bu haklar, devredilemez, baskı altına alınamaz ve engellenemez. Ortaçağda ilahi hukuk ile kaynaştırılan doğal hukuk, kilisenin baskıcı anlayışı sonucu içeriğinden arınmış, dolayısıyla özgürleştirici anlamını yitirmiştir. 17. yüzyılda kilisenin etkisinden kurtulan doğal hukuk öğretisi, özellikle Locke, Rousseau ve Kant’ın karkılarıyla tekrar canlanmış ve ilahi hukuktan ayrılmıştır.

Liberalizmin felsefi kuramcısı olarak ta bilinen Locke, doğal hukuk anlayışıyla siyaset felsefesinin en önemli filozofu olarak günümüze kadar etkisini sürdürmektedir. Locke’un yaşadığı dönem ve toplumsal koşullar dikkate alındığında doğal hukuk anlayışının özgürleştirici yanı daha iyi anlaşılır. Stuart hanedanının baskıcı, mutlakçı ve bağnazlığına karşı bireysel özgürlüğü savunan Locke, hukuk devleti ve demokrasi anlayışının gelişmesine katkı yapanların başında gelir.

Doğal hukuk öğretisini savunan düşünürler arasında, ‘doğal durumun nasıl olduğu’ konusundaki farklılıklara; özgürlüğün bir veri olarak kabul edilmesi yanılgısına; eşitliğin soyut/yasalarla sınırlı kalmasına; doğal durumdan devletleşmeye geçiş nedenleri konusundaki yanılgılarına karşın insanlığın özgürce gelişimine sağladıkları katkı çok önemlidir. 1689 İngiliz Yurttaşlık Hakları bildirisi, 1776 Amerikan Bağımsızlık bildirgesi, 1789 Fransız devriminin Yurttaşlık bildirgesi ve bir çok kurum ve kişi için biçimsel de olsa, bağlayıcı bir özellik taşıyan, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesinin hayata geçirilmeye çalışılmasında ‘doğal hukuk’ anlayışı temel etken olmuştur. Bireysel özgürlüklere vurgu yapılması, toplumsal bir varlık olarak bireyin ancak toplumsal özgürlükle özgürleşebileceği gerçeğini göz ardı etmemizi gerektirmez.

Devlete rağmen gerçek özgürlüğün varlığı tartışmalıdır. Ancak, Kürd halkı gibi en temel insani koşullardan yoksun halklar için devlet sahibi olmak, ulusal alandaki özgürlüklerin elde edilmesi açısından bir zorunluluktur. Kürd halkının bulunduğu toplumsal koşullar dikkate alındığında, ister sosyalizm adına ister din veya başka bir anlayış adına olsun, Kürd halkının devletleşmesine karşı çıkmak, cehaletin, art niyetin, Kürd halkına düşmanlığın göstergesidir. Bu karşı duruş aynı zamanda doğal olana, insani olana da karşı duruştur. Belli coğrafyalarda (özellikle Avrupa’da) ulus – devlet anlayışının sorgulanması ve aşılmaya çalışılması anlaşılır ve olumlu bir yaklaşımdır. Ancak, insanlığın Ortaçağında yaşanan yoksunlukları yaşayan Kürdler gibi halkların devletleşmesi bir gelişimdir. Bu gelişim aynı zamanda insanlığın gelişimi ile de uyum içindedir. Bu nedenle hiçbir komplekse kapılmadan, birilerinin ilkel milliyetçilik, gericilik suçlamalarına aldırmadan bu hak savunulmalıdır.

Barzani’nin açıklamalarında dikkati çeken başka bir nokta ise reel durumdur. ‘Bağımsızlık doğal hakkımızdır ama reel durum buna olanak vermiyor’ açıklamasında doğal ile reel olanın karşıtlığına vurgu yapılıyor. Reel durum, egemenliğin, inkarın, katliamların yasalarla meşrulaştırıldığı pozitif bir hukuka dayanıyor. Yaşanan gerginliğin temelinde (reel) pozitif hukuk ile doğal hukukun çatışması yatıyor. Barzani’nin açıklamaları sanıldığından çok daha bilinçli ve felsefi alt yapısı olan düşüncelere dayanıyor. Birilerinin kaşıntılarıyla, akıntılarıyla ve duvar boyalarıyla gündem olmaya çalışmasından farklı olarak Barzani, Kürd halkının özlemlerini ve duygularını dillendirdiği gibi, evrensel düşünceleri/değerleri referans göstererek yerel/dar bir bakış açısına sahip olmadığını da gösterdi. Açıklamalarında sakin, düzeyli ve saldırgan olmayan bir söylem biçimini tercih eden Barzani’ye karşı, ‘tehditkar’ ‘tahrik edici’ ‘diplomatik olmayan bir dil’ gibi eleştiriler haklı dayanaklardan yoksundur. Egemenlerin Barzani’ye saldırıları, Kürd halkına saldırı olduğu gibi doğal ve insani olana da saldırıdır aynı zamanda. Reel olana karşı doğal olanı, ezenlere karşı ezilenleri, Türk devletine karşı Barzani’yi (Barzani nezdinde Kürdleri ve ezilen diğer halkları) savunmak, Milliyetçiliğin, dindarlığın, sosyalistliğin ötesinde onurlu insan olmanın gereğidir.

Yorumlar (0 gönderildi):

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin
Puanlama
3.00