MAĞDURLAR VE SUÇLULAR
Siyasal suç, egemen anlayışa, onun yasalarına, kurumlarına ve çizdiği sınırlara karşı bir duruşu ifade eder. Bu karşı duruş yasalara uymamakla sergilenebileceği gibi söz konusu yasaları ve kurumları değiştirme/dönüştürme ya da ortadan kaldırma şeklinde de kendini gösterebilir. Yasalara uymamak suretiyle karşı duruş sergileyenlerin bir kısmı davranışlarının bilincinde iken bir kısmı da bu bilinçten yoksundur. Bilincinde olanlar yasalara uymamakla pasif bir eylem sergiliyor olsalar da, sisteme karşı rahatsızlıklarını dışa vuruyorlar. Bu bilinçli duruşu sergileyenlerin Türkiye gibi bir ülkede bazı yaptırımlara uğraması kaçınılmazdır. Bu yaptırımlara maruz kalan insanların kendilerini mağdur olarak görmesi (her ne kadar eylemlerinin bilincinde olsalar da) anlaşılır bir durumdur. Çünkü sistemle ve onun yasalarıyla mutlak/keskin bir hesaplaşma içine girmemişlerdir; rahatsızlığa rağmen sistemden yana umutlarını tüketmemişlerdir. Politik söylemler genellikle örtüktür. Böyle olduğu için de çözümlenmeye ihtiyaç duyarlar. Politik alanda, İnsanın gerçek amacını/niyetini kitlelere yönelik söylemlerinde aramak ve bununla yetinmek eksik ve yanlış anlamayı da beraberinde getirir. Söylem ile pratik arasında bir tutarsızlık varsa, doğru veri olarak dikkate alınması gereken öncelikli yan pratiktir. Ancak, pratik tek başına sağlıklı bir değerlendirmeye olanak vermiyorsa, kullanılan örtük kavramlardan yararlanarak daha kapsayıcı ve açıklayıcı bir değerlendirme yapma koşulu yaratabilir insan. Tıpkı AKP’nin mağdur olma durumundan yararlanmaya çalışması gibi. Mağdur olduğunu ya da hakkının yenildiğini düşünenler, mağduriyete neden olan kişi ve kurumlardan ‘adil davranmaları gerektiği’ yönünde beklentiye de sahip olduklarını gösteriyorlar. Daha çok bireysel olan bu tür mağduriyetlere maruz kalanlar, kendileriyle ilgili sorun çözüldüğünde sistemle olan çelişkilerini/çatışmalarını da sona erdirirler. Bu mağdurların sistemle uzlaşmaz çelişkilere sahip olmamaları anlaşılır bir durumdur. Çünkü, onlar mağdurdurlar, sisteme yaptıkları katkıların karşılığını alamamışlar. Dahası bazı yaptırımlara uğramışlar. Sitemlerini ve mağduriyetlerinin giderilmesini talep etmelerini anlamak mümkün. Ancak, mağduriyetlerinin giderilmesi için Kürd halkından fedakarlık beklemeleri haksızlıktır. Çirkin ve kabul edilemez olanı ise, mağduriyetlerinin telafisi için Kürd halkının özgürlük, bağımsızlık taleplerinden vazgeçmesini dayatmalarıdır. Ulusal kurtuluş mücadelesinin özü, durumu daha önce başkaları tarafından belirlenmiş bir halkın mevcut durumdan rahatsızlığı ve bundan sonra kendi durumu/geleceği/kaderi hakkında söz sahibi olma isteğinden ibarettir. Bu istek/amaç, egemen olan sömürgeci yasaların egemenliğinin sona erdirilmesi ile gerçeklik kazanabilir ancak. Bunun için egemen yasalara karşı kısmi ve pasif değil, bütüncül ve keskin bir duruş sergilenmelidir. Bu duruş bilinçli ve devrimci olduğu için mevcut yasalara göre ‘suç’ işlemeyi gerektirir. Bilinçli ‘suç’ işleyenlerin, işledikleri suçlardan dolayı baskıya maruz kalması mağduriyet olarak değerlendirilemez. Böyle bir değerlendirme, devrimciliği bir yaşam biçimi olarak tercih edenlere yönelik bir hakareti içeriyor. TOLSTOY, ‘Esaretin yasalarla korunduğu bir ülkede, onurlu insanlar için en uygun yerlerden biri cezaevidir.’ derken, haksızlık üzerine kurulu sistemlere karşı suç işlemenin onurlu olmakla olan bağına vurgu yapar… |



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz