ZOR TEORİSİ VE AKP
Çoğu insan demokrasiye ve onun gerekliliğine, erdemlerine vurgu yaparken ‘her türlü şiddete karşıyım’ söylemini de ihmal etmez. Şiddetin uzun bir zaman sürecinde ve yoğun olarak yaşandığı toplumlarda her türlü şiddete karşı bir tutum sergilemek anlaşılır bir durumdur ve de insanidir.
Bir duygunun (düşüncenin) anlaşılır ve insani olması, onun her toplumsal koşulda geçerli olduğu anlamına gelmez. İnsani olmayan bir sistemde bu tür insani duygularda ısrar etmek ve onu yegane mücadele biçimi olarak mutlaklaştırmak, sistemin çöküşünü ertelemek ve ömrünü uzatmak anlamına geldiği pek hesaba katılmaz.
Varlıklarını haksızlık ve inkar üzerine inşa eden sistemlerin yapısında gizil bir şiddet her zaman vardır. Bu tür sistemlerin değiştirilmesi için mücadele eden insanlar şiddet (zor) içermeyen bir mücadele biçimi benimsese de, sistem kaynaklı şiddete maruz kalmaktan kurtulamazlar.
Şiddeti bir amaç ve kendi varlıklarının zorunlu koşulu olarak görenler ile şiddetsiz ve eşit/özgür bir yaşam isteyenlerin bu isteklerinden dolayı uğradıkları şiddete, şiddetle karşılık vermelerini aynı kefeye koymak haksızlık olur.
Toplumların dönüşümünde ‘zorun, zorunlu olup-olmadığı’ tartışmaları eskiye dayanır. Tarihte zorun oynadığı devrimci role dikkat çeken Marx, zoru tanımlarken,‘bağrında yeni bir toplum taşıyan her eski toplumun ebesi; toplumsal hareketin, sayesinde donmuş ve ölmüş siyasal biçimleri alt ettiği ve parçaladığı alet’ ifadesini kullanır.
Zor, Türkiye’de sistemin değişmesi için bir zorunluluk olarak kendini dayatacak mı? Zora başvurmadan demokrasiye geçiş olanaklı olacak mı? Her türlü şiddete başvuran Kemalist rejime karşı muhalefet zordan arınmış bir tutumla başarıya ulaşabilir mi? Bu sorulara seçimlerden kısa bir süre sonra kısmen de olsa, cevap bulmak ihtimal dahilinde görülüyor.
Sağ ve sol kavramlarının evrensel anlamlarından farklı olarak yer bulduğu Türkiye’de, esas çelişkinin Kemalist rejim ile demokrasiden yana güçler arasında olduğunu söyleyebiliriz. Keskinleşen çelişki, herkesin gerçek rengini de yavaş yavaş ortaya çıkarıyor…
Genel olarak, mevcut rejimden yana olanları sağ, karşıtında yer alanları sol olarak nitelemek eksik bir yaklaşım olsa da, söz konusu kavramların evrensel anlamlarıyla ve şimdiye dek gördükleri işlevleriyle daha çok örtüşmektedir eski kullanımlarına göre. AKP’yi sol diye nitelendirmek olanaklı değil belki, ama AKP’nin, kendilerine sol diyen kesimlerden sola daha yakın olduğu yadsınamaz. Buyurgan bir devletten yana olup olmamak yeterli bir kriter olmasa da yine de bir kriterdir sağ-sol konumlanması için. Sosyalist enternasnonalin CHP’yi dışlama ve AKP ile ilişki geliştirme çabası da bu iddiayı destekler özelliktedir.
Kemalist rejim söylendiği gibi halkın büyük çoğunluğundan destek alıyor değil. Ve kuruluşundan beri de hiçbir zaman çoğunluğun benimsediği, sindirdiği bir rejim olmadı. Cumhuriyetin ilk yıllarında biçimsel demokrasi görüntüsünü vermek için kendi iradeleriyle oluşturulan yapay muhalefetin kısa süre zarfında güç kazanarak kendilerine bir ‘tehdit’ oluşturması hatırlandığında, ‘azınlık halleri’ daha iyi anlaşılır. Demokrat parti ve Özal döneminde olduğu gibi, Kemalizm’e alternatif olduğu düşünülen partiler ortaya çıktığında, halkın yoğun ilgisini çekmiştir.
Çoğunluğun muhalifliğine karşın rejimin hala ayakta durmasında bir çok etkenden söz edilebilir kuşkusuz. Bu etkenlerden biri de, Muhalefetin rejim ile gerçek bir hesaplaşmaya girişmemesidir. Muhalefeti tehdit, şantaj, baskı ve öldürmelerle sindirmeye çalışan Kemalist rejim, bazen de sistemden pay vererek onları ehlileştirme yoluna gidiyor.
Sistemin olanaklarından yararlanarak sistemle uzlaşmayı kabullenen muhalefet, iradesiz, vesayet altında ve iktidarmış gibi görüntü vermenin ötesine geçemedi şu ana dek; geçmeye çalıştığı ve irade sahibi olmaya niyetlendiği anda da, başta Asker olmak üzere Kemalistlerin hışmına uğramaktan kurtulamadı. Tıpkı AKP’nin bu gün yaşadığı durum gibi…
AKP’yi, sadece belli bir inancın yansıması olarak görmek ve bu çerçevede değerlendirmek doğru bir yaklaşım olmaz. Zaten böyle olsaydı AKP değil, söz konusu inanç mensuplarının duyarlıklarını daha çok sahiplenir görünen diğer partiler halkın ilgisini çekerdi.
AKP geçmişteki muhalefet partilerine oranla bir çok avantaja sahiptir. AKP, sığ bir politikayla sınırlı kalmayıp, ‘demokrasi herkes için’ anlayışını benimseyerek hareket ederse, başarılı olmaması için bir neden yok. AKP’nin, Kürd halkına karşı dönem dönem sergilediği saldırgan ve milliyetçi söylemlerinden arınması, ‘kapsayıcı ve herkes için demokrasi’ iddiasının inandırıcılığında önemli bir gösterge olacaktır..
Kemalist rejim, soğuk savaş döneminde oynadığı ‘jandarma’ rolünden dolayı (yönetim biçimine bakılmaksızın) başta ABD olmak üzere tüm Batı’nın desteğine sahipti. Dış destekten yoksun kalan Kemalistler, içte de ciddi bir yıpranma yaşadılar/yaşıyorlar. Susurlukla başlayıp Şemdinli gibi daha bir çok olayda su yüzüne çıkan devletin çeteci yüzü, ortalama insanın da kafasında soru işaretleri oluşturdu.
Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yaşananlar, rejime dair kafalardaki soru işaretlerini olumsuz yargılara dönüştürdü. Rejimin, Anayasa Mahkemesi gibi güvenilir(!) kurumları güvenilirliklerini kaybettiler. Kendi koyduğu yasaları çiğnemekten çekinmeyen, halka korku salan ve bu korkulardan medet uman Kemalist rejim tıkanmış ve sıkışmış durumda. Seçimde AKP’yi engellemek için, terör olayları dahil her yola başvuran/başvuracak olan rejim, taşeron örgütleri ve devşirme Kürdleri de devreye sokmaya çalışıyor…
Yaşananlar ve seçime kadar yaşanabilecekler Kürdler açısından bir trajediden başka bir şey değildir. Kürd halkının sözcülüğünü(!) yapanlar, Kürd halkına, 80 yılı aşkın bir zamandır uğradığı baskı, katliam ve asimilasyonların tek sorumlusu olan Kemalist rejimi benimsetmeye çalışıyor.
Kim olduğu, nerden geldiği ve kimin temsilcisi olduğu bilinmeyen ucubelerin Kürd halkı adına söz söylemelerine alıştık artık. Bu ucubelerden biri, İmralı’daki ‘antropomorfik yaratıktan’ ilham alarak Sevr’e karşı Lozan’ı savunabilmektedir. Daha önce Yalçın Küçük ve Doğu Perinçek gibi neo-faşistlerden duyduğumuz argümanları söz konusu ucubeden duymak şaşırtıcı olmadı bizler için. Şaşırtıcı olan, bu açık ihanete rağmen bu anlayışın hala Kürd halkı içinde ciddi bir etkiye sahip olmasıdır. Önümüzdeki seçimlerde boykot dahil bir çok seçeneğe sahiptir Kürdler. Ancak, Lozan ve Kemalizm savunucularına oy vermemek/verdirmemek her duyarlı Kürdün öncelikli görevi olmalıdır; diğer seçenekler önem bakımından ikincil ve de tartışılabilirdir.
Bütün engellemelere rağmen AKP tek başına Meclis çoğunluğunu kazanırsa, kapatılma, darbe dahil her yola başvurulacağı görülüyor. Bu durumda AKP’nin nasıl bir tutum takınacağı merak konusudur. İhtimallerden biri, sistemle uzlaşma yoluna gitmesidir. Böyle bir tercih, Kürd halkına karşı inkar ve baskı politikalarının devamına onay vermek ve ortak olmak demektir. Kendi anlayışı lehinde bazı tavizler ve yakın çevresinin ekonomik kazanımları da bu tercihle olanaklı olacak. Bu tercih, Kemalist rejimin ömrünü biraz daha uzatacağı gibi, halkın özlemlerini de erteleyecektir. Tabiki AKP’nin de yakın zamanda siyaset sahnesine veda edeceği bir tercih olacaktır bu.
Diğer bir ihtimal ise, Kemalistlerin halk iradesine saldırısı karşısında halka dayanarak direnmektir. Bu tercih, halkın iradesini hiçe sayanları tasfiye edeceği gibi, demokrasinin inşasına da olanak verecektir. Demokrasinin tarihsel gelişimi dikkate alındığında, demokrasi arifesinde güçlü bir orta sınıfın varlığıyla karşılaşıyoruz. Antik Yunan demokrasisinin (ki bu köleci bir demokrasiydi) inşasında tüccarlardan oluşan orta sınıfın belirleyici etkisi gibi, Batı demokrasilerinin gelişmesinde de dönemin orta sınıfını oluşturan kentsoyluların (Burjuvalar) belirleyici etkisi olmuştur. AKP’nin avantajı, uluslar arası destek yanında, Türkiye’de gelişmekte olan yeni bir orta sınıfa dayanmasıdır. Bu orta sınıfın çıkarlarıyla mevcut rejimin çıkarları çatışmaktadır.
Zaten temel sorunlardan biri de, Kemalist elitlerin ‘sıradan insanların’ zenginleşerek kendileriyle aynı konuma gelmesine tahammül edememesidir. AKP’nin temsil ettiği yeni orta sınıfı sadece inancıyla tanımlayıp evrensel ve dönüştürücü rolünü göz ardı etmek eksik bir yaklaşım olur. Orta sınıfın Batı demokrasisindeki etkisi için Marx, ‘Burjuvazinin tarihsel devrimci rolü’ nitelemesi yapmaktadır. Sorun, AKP’nin bu devrimci rolün oynanmasına sözcülük edip edemeyeceği; edecekse nasıl bir yol izleyeceğidir…
Değişen dünya ve farklı toplumsal yapılar gereği, ‘zor’ kavramı geniş bir çerçevede ele alınmalı. Zora başvurmak, silahlanarak savaşmak değil sadece. Genelkurmayın tehditlerine karşı durabilmek; Meclise yönelik tehditlere karşı, halkı, meclisi (kendi iradesini) kurumaya çağırmak ve meclisi terk etmemek; ‘balans ayarı’ için sokaklara çıkan tankları yürütmemek, üstüne çıkmak; Gandhi’nin deyimiyle, ‘öldürmeden ölmek’ cesaretini gösterebilmek de zor kavramı içinde değerlendirilmelidir. Çünkü zor, Çürümüş sisteme karşı kararlılık ve iradeli olmak anlamına da gelir. Gandhi’nin zor kullanmama ilkesi, alçaklık söz konusu olduğunda geçerliliğini yitiriyor.
Gandhi, ‘ Alçaklıkla zor kullanma arasında bir seçme yapmak gerekirse, zor kullanmayı seçin, derim.’ Sözüyle AKP’ye iki seçenek sunuyor: YA ZOR KULLANARAK DEMOKRASİNİN ÖNÜNÜ AÇACAKSINIZ ; YA DA KEMALİSTLERLE UZLAŞIP ALÇAKLIĞI SEÇECEKSİNİZ.



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz