Görmezden gelemeyeceğimiz, basite indirgeyemeyeceğimiz, şimdi sırası değil deyip erteleyemeyeceğimiz ve tartışmaktan kaçınamayacağımız sorunlar vardır. Kadın sorunu da bunlardan biridir. Ve aynı zamanda en temel, en önemli olanıdır. Kadın sorununa bakışımız, ulusal soruna, özgürlüğe, demokrasiye, eşitliğe dahası insana yüklediğimiz anlamı da içerdiğinden hayati bir öneme sahiptir.
Toplumsal çelişkilerin keskin olduğu ülkelerde siyasal söylem ve tartışmalar belli konularda yoğunlaşır. Bu yoğunlaşma kaçınılmaz olarak bir kısırlığı da beraberinde getirir. Kısırlık, temel olan bazı sorunların göz ardı edilmesini/önemsenmemesini sağlar. Hatırlanacağı üzere, Batman’da kadın intiharlarıyla ilgili haberler Öcalan tarikatının tepkisine neden olmuştu. Çünkü kadın sorununun işlenmesi, toplumda yarattıkları (devlet ile el ele vererek) sosyal, psikolojik tahribatların ortaya çıkması demekti. Ayrıca onlarca genç kadının intiharı, şeyhlerinin birkaç günlüğüne bile olsa gündemden düşmesine değmiyordu. Bazen bilinçli bazen de bilinçsizce yaşanan kısırlığı aşmak için, olaylar arasındaki etkileşimi, her bir sorunun sağlıklı çözümlemesinin diğer sorunların çözümlemesini de gerekli kıldığı gerçeğini göz önünde bulundurmamızı gerektiriyor. Evrensel bağıntılılık ilkesi, toplumsal sorunlardan birini diğerlerinden soyutlayarak/kopararak tahlil etmemizin/tartışmamızın verimli olamayacağını hatırlatır bize.
Tartışmaların olumlu ve verimli olması uygun zeminde cereyan etmesiyle olanaklıdır. Farklı ve mutlak doğru ön kabullerle tartışmak, duygusal kırılganlıklar yaratmaktan öte bir sonuç vermez. Oysa tartışmanın amacı, doğruya ulaşmak için farklı anlayışlardan/bakışlardan yararlanmak olmalıdır. Bunun için de öncelikle, kadın-erkek eşitliğinin gerekliliğine inanıp inanmadığımızı sormamız lazım. İnanıyorsak mevcut eşitsizliğin kaynağı/nedenleri üzerinde durabiliriz ancak. 1- Kadın-erkek arasındaki eşitsizliğin nedeni biyolojik mi –toplumsal mı? 2- Ataerkil aile yapısı insanlığın başlangıcından beri mi var, yoksa tarihin belli bir evresinden sonramı ortaya çıktı? Bu iki temel soru ve bu sorulara vereceğimiz cevaplar sağlam bir zeminde tartışma olanağını yakalamamızı sağlayacağı gibi, sorunu çözme isteğinde olup olmadığımızı, bu istek varsa ne yapabileceğimizin de ip uçlarını veriyor.
Kadın sorunu 19.yüz yılda, kurgusal felsefe ile somut insandan yola çıkan felsefenin yoğun olarak tartıştığı bir konudur. Tartışmanın günümüze dek gelmesi, insanlığın evrimiyle bağlantısı ve özgürlüğe bakışla ilintili olmasından kaynaklanıyor.
Eşitsizliğin kaynağını, biyolojik/fizyolojik/doğal olarak görmek, (bilerek ya da bilmeyerek) mevcut durumu onaylamak ve bunun devamına katkı sağlamaktır. Başta antropoloji olmak üzere bilimlerin ortaya koyduğu bunca veriye rağmen bu görüşte ısrarcı olmak, gerçekliği inkar ve erkek egemen anlayışın sağladığı avantajlardan vazgeçmemek demektir. Dahası klasik faşizmin temel savına (biyolojik belirlenmecilik) onay vermektir.
Başta Evelyn Reed olmak üzere, kadın sorununa duyarlı ve bu sorunu tarihsel olarak araştıran düşünürlerin sık sık başvurduğu kaynak, Robert Brıffault’un ‘ANALAR’ adlı eseridir. Bu kitabın önemi, ‘kadının toplumsal konumunun saygın olduğu’ uzun tarihsel bir evrenin yaşanmış olduğunu ortaya koymasıdır.
Toplumsal evrimin evrensel bir özelliğe sahip olduğu ve tarihin uzun bir döneminde anaerkil aile yapısının hüküm sürdüğünü bir çok düşünür verilerle ortaya koymuştur bu güne kadar. 1847 yılında Seneca Kızılderililerinin uğradığı haksızlıklara karşı mücadele eden ve bu yakınlığından dolayı onların “oğlu” olan MORGAN, 30 yıllık saha araştırmalarıyla,İrokua’lar birliği; İnsan Kabilelerinde Kandaşlık ve Hısımlık Sistemleri ile Eski Toplum eserlerini ortaya koymuştur. Günümüzde hala, özellikle de antropologların başvuru kaynağı olan ‘Eski Toplum’ için Engels, “Darwin biyoloji için ne denli önemli ise, Eski Toplum da toplumun oluşum ve evrimini anlamak için o denli önemlidir” diyerek Morgan’ın önemine dikkat çeker. Engels’in, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı çalışmasında Eski Toplum’dan bolca alıntı yapması Morgan’a gösterdiği itibarı gösteriyor.
Hukukçu kimliği nedeniyle, babalık hukuku ve analık hukuku çerçevesinde aileyi tarihsel gelişimi içinde inceleyen Bachofen, ilkel toplulukları ve onların efsanelerini incelediği eserinde Söylence, Din ve Anaerki, analık hukukunun babalık hukukundan önce var olduğu sonucuna varmıştır. Bilimsel veriler, cinsiyete dayalı iş bölümünün (fizyolojik iş bölümü) eşitsizliğe yol açmadığı, ilk toplumsal iş bölümü olan tarım ve hayvancılığın ayrılmasının dolayısıyla özel mülkiyetin, kadının toplumsal konumunda olumsuz bir değişime neden olduğunu gösteriyor bize. Eşitsizliğin tarihin belli bir evresinde ve belli toplumsal koşullara bağlı olarak ortaya çıkmış olması, mutlak ve değişmez olmadığını da gösteriyor. Bu gerçekliğin kabul edilmesi, hem kadının hem de toplumun gerçek anlamda özgürleşmesinde belirleyici rol oynayacaktır.
Namus” adı altında kadınların hala katledilmeye devam edildiği ve buna gerekli tepki gösterilmediği bir ortamda, onları ‘bir çiçek olarak görmek’, cenneti ayaklarının altında keşfetmek’ inandırıcı olamaz. Özgürlük, eşitlik demokrasi söylemlerimizde samimi olup olmadığımızın göstergesi, en yakınımızdaki insana (kadına) karşı düşüncemiz, duruşumuz ve davranışımızdır. Sanıldığı gibi bu sorun belli bir kesimin değil, toplumu oluşturan her kesimin ortak sorunudur.
İLKEL, TOPLUMLARIN İLK YAŞAM BİÇİMİ ANLAMINDA KULLANILMIŞ OLUP, ETİK BİR ANLAM YÜKLENMEMİŞTİR.
|
Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz