DEMOKRASİ VE HESAP SORMA KÜLTÜRÜ
Demokrasi, politik tartışmalarda sıkça kullanılan bir kavramdır. Seçim dönemlerinde bu kavramın kullanımı daha da artar. Faşist partiler dahil hemen hemen her parti/grup demokrasi söylemini diline dolanır. Bu kullanımlarda, demokrasi tanımından ziyade onun özelliklerinden birine ya da bir kaçına vurgu yapılır. Vurgu yapılan özelliğe, bütünden soyutlandırıldığı için, gerçek anlamının dışında ve kullananın çıkarına hizmet edecek şekilde anlamlar yüklenir.
Türkiye ve Kuzey Kürdistan siyasal çevrelerinin son dönemlerde en çok kullandıkları kavramlar, ‘uzlaşma’, ‘barış’, kardeşlik’, ‘birlik ve beraberlik’ tir. CHP’nin uzlaşma anlayışı, ‘seçim sonuçları ne olursa olsun Cumhurbaşkanı sistem tarafından belirlenmeli’ yönündedir. Bu anlayış, seçimlerin sadece biçimsel olduğu, halk iradesinin hiçbir önemi olmadığı, egemen olan Kemalist azınlığın her türlü iradenin üstünde olduğu ve sistemin ırkçı yapısının değişmemesi gerektiğini ifade eder. Tuhaf olan bu tekçi, ırkçı anlayışın demokrasiyi ve onun bir özelliği olan uzlaşmayı kullanarak bu düşünceleri dile getirmesidir.
Kemalizm’in Kürdistan versiyonu, devlete karşı demokrasi dilenciliği yaparken, barış, kardeşlik, uzlaşma ve halkların kardeşliğine sıkça vurgu yapar. Devletin yüz yıllık baskılarını, katliamlarını, ( ‘barış’ adı altında) hafızalardan silmeye çalışan Öcalan ve legal alandaki papağanları, bununla yetinmeyip, yok sayılan, baskılara ve katliamlara maruz kalan Kürd halkını empatiye davet edebilmektedir. Neredeyse, ‘uğradığı katliamlardan dolayı Kürd halkı, devletten özür dilemeli’ diyecek kadar
pervasızlaşabiliyorlar. Devlete karşı bu yaranmacı yaklaşımlarının aksine Kürd halkına karşı acımasız davrandılar hep. Her türlü muhalif kişi ve örgütü düşman ilan eden Öcalancılar, bir çok devrimciyi katlettikleri gibi, parti içi muhalefete de yaşam hakkı vermeyerek bir çok devrimciyi iç infazlarla ortadan kaldırdı. Legal alanda ise, MHP, CHP gibi partilerin Kürdistan’da örgütlenmelerine sessiz kalınırken, kendi dışındaki duyarlı Kürdler hedef yapılabilmektedir. Bu faşizan tutum, ‘birlik tabusu’ kullanılarak meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.
Bu kadar pervasızlık yapabilmelerinde hepimizin biraz katkısı yok mu? Öcalan ve anlayışına karşı gerekli tavır alındı mı. Ya da gerekli tavrı alanlara sahip çıkabildik mi bu güne kadar? Hayır. Ne yazık ki PKK dışında kalan Kürd muhalefeti üstüne düşeni yapmadı/yapamadı. Eleştirirken bile sadece bir kısmını gördü/ görmek istedi. Bu yaklaşım, Kuzey’de egemen anlayışı mahkum etmek bir yana dolaylı olarak ona meşruluk kazandırdı, kazandırmaya da devam ediyor. Gelinen aşamada, ‘Öcalan’ın ihanetçi kimliği konusunda’ ortalama bilinç düzeyine sahip insanların tereddüt yaşamasına anlayış göstermek oldukça zor. Aynı şekilde ‘DTP’nin devlet ve Öcalan icazetli bir oluşum olduğu’ da tereddüt yaşatmamalı kimseye. Bu iki kabul ile birlikte bir değerlendirme yapıldığında, ne kadar yanlış bir tutum içinde olduğumuz daha iyi anlaşılır. Yanlış ve eksik tutumumuzun temelinde ise, demokrasinin temel özellikleri olan eleştiri ve hesap sorma anlayışımızın yetersizliği yatıyor. Bu yanlışları/yetersizlikleri birkaç somut olayda görmek mümkün:
1- DTP İle İttifak Arayışı: Seçim arifesinde taktiksel bir yaklaşımla Kürd muhalefetine sıcak mesajlar veren DTP, başta HAK-PAR olmak üzere bir çok kesimi ittifak konusunda umutlandırdı. Hatta HAK- PAR yöneticilerinden biri ( en azından bildiğim biri), ittifaktan o kadar emindi ki, bağımsız adaylık için başvurusunu bile yaptı. İttifak gerçekleşmeyince DTP’yi eleştirmeye başlayan HAK-PAR inandırıcı olabilir mi? HAK-PAR’a, ‘Öcalan’ın işbirlikçiliğini bilmiyor muydunuz? DTP’nin İmralı ve devletin güdümünde bir oluşum olduğunu göremediniz mi? Bunları bilmenize rağmen ittifak arayışındaki amacınız/beklentiniz neydi, bilmediyseniz bu bir siyasi öngörüsüzlük/yetersizlik değil mi? Bu konuda Kürd halkına karşı açıklama sorumluluğu duymanız gerekmez miydi?’ Sorularını yöneltmek haksızlık olur mu?
2- Kerkük Oyunu: Hilmi Aydoğdu’nun ‘Kerkük çıkışı’ her duyarlı Kürd’ten destek aldı. Dahası bir kahramanlık yapmış gibi algılandı ve sahiplenildi. Hatta, DTP değişiyor mu, Öcalan’ın etkisinden kurtuluyor mu, ya da DTP içinde ciddi bir muhalefet mi ortaya çıkıyor yorumlarına da yol açtı. Hilmi Aydoğdu, ‘Kerkük çıkışından dolayı’ yüceltilirken, Aysel Tuğluk’ ‘Atatürk ve Lozan hayranlığı nedeniyle’ yerin dibine batırıldı. DTP’yi yönlendirenler, Aydoğdu ve Tuğluk ikilisini (Tuğluk’un seçim bürosunun açılışında) aynı karede buluşturarak Tuğluk’a karşı gelişen tepkiyi gidermeye çalıştılar. Aydoğdu’nun, Tuğluk’a dair övücü sözleriyle verilen mesaj ise’ aynı tarikatın üyeleriyiz. Toplumsal muhalefeti kontrol etmek için farklı kesimlere farklı, hatta zıt mesajlar da verebiliriz; nitelikçe aynıyız ve aynı kişilerin piyonlarıyız.’ Demokrasilerde birilerine verilen desteğin gereği yapılmamışsa destek geri çekilir ve hesap sorulur. Aydoğdu, verilen desteğe layık olmadığını göstermesine rağmen neden gereken tepki gösterilemedi? Aydoğdu, içerdeyken kendisini ziyaret eden avukatların, ‘çıkışınız her kesimden destek aldı, çok ciddi bir sahiplenme var’ sözlerine karşılık verdiği cevap, ‘ partiye en az 1-2 puan kazandırdım’ şeklinde olmuş. ( Bu görüşmede geçen diyalogları avukatlardan biri sohbetimiz sırasında dile getirdi) Evet Aydoğdu, Tuğluk’un kaybettirdiği kadar puan kazandırdı DTP’ye. Bu puanlar aynı zamanda Öcalan ve Genelkurmay hanesine de yazıldı. Aydoğdu’nun Tuğluk’tan daha masum olduğunu düşünmek saflık olur ve oynanan oyunun devamı için birilerine cesaret verilmiş olur. Dün Aydoğdu’ya verilen destek ne kadar doğruysa bu gün aynı oranda onu yermek de doğru ve gereklidir.
3- Kamiran Yıldırım: Önce, DTP’nin desteklediği bağımsız adaylar arasında gösterilen ama daha sonra çekilmesi için baskı yapılan Sayın Yıldırım, adaylıktan çekilmeyerek onurlu bir tutum sergiledi. Sayın Yıldırımın bu tutumu, yerel Kemalistlerin Kürdistan’daki egemenliğine karşı gelişebilecek Kürd muhalefetine cesaret ve güç verecektir. Sayın Yıldırım’ın duyarlı Kürd çevrelerince sahiplenilmesi doğru bir yaklaşımdır. Ancak, yüceltmeden ve abartmadan sahiplenmek gerekiyor. Unutmamak gerekir ki, Sayın Yıldırım düne kadar DTP’den aday olmakta bir sakınca görmüyordu. Bu güne kadar DTP hakkında olumsuz bir düşünceye sahip olmamışsa, adaylığı kabul görmeyince baskıcı, tehditkar yüzlerini yeni fark etmişse ‘siyasi birikim, doğru tahlil, öngörü ve yeterlilik’ konularında Sayın Yıldırım’a abartılı bir anlam yüklememek gerektiğini gösteriyor bize. Galiba duygusallığımızdan kaynaklanan bir sorunumuz var. Överken de yererken de dozu kaçırıyoruz.
4- Orhan Doğan: Ölen insanlar hakkında olumlu şeyler söylemek, olumsuzluklarını görmemek geleneklerimizde var. Üç kağıtçı, hırsız veya herhangi bir olumsuzluğu olanlar öldüğünde ‘merhumu nasıl bilirdiniz diye’ cemaate sorulur. Verilen cevap hep olumlu olur. Halkın bu tutumu anlaşılır ve de insanidir. Birileri ne kadar kötü olursa olsun öldükten sonra onu olumsuzlamamak gerektiğini bize hatırlatan bu tutumda affedicilik vardır. Bazı ölümlere (Saddam gibi) sevinenleri anlamakla birlikte onların sevincine hiçbir zaman ortak olmadım. Ne kadar hak ederse etsin bir ölüme sevinmek yaşayabileceğim bir duygu olmayacaktır da. Ancak, sağlığında eleştirilen birinin öldükten sonra övülmesi/kutsanması da (özellikle de politik bir kimliğe sahipse) uzak bulduğum bir tutumdur. Orhan Doğan’ın ölümünden sonra yaşananlar ve yazılanlar şaşırtıcı, samimiyetten uzak ve abartılıydı. HİKMET FİDAN’ı katledenleri kınamayanlardan biri değil miydi Orhan Doğan? Kınamamakla, cinayeti onayladığını ortaya koymadı mı acaba? Cinayeti işleyen anlayışın sözcülüğünü yapmıyor muydu? Hikmet Fidan olayı yakın zamanda olduğu ve failleri belli olduğu için özelliklidir. Aynı durumda katledilen binlerce insan söz konusudur ve ortalama insanlar kimin, niçin yaptığını biliyor artık. Orhan Doğan’da biliyordu kuşkusuz! Orhan Doğan’ı kahraman ilan edenler, yüzlerce Kürd gencini/yurtseverini/devrimcisini katledip “hain” ilan edenlerdir aynı zamanda. Orhan Doğan ne zaman dik bir duruş sergiledi ki? Yakalanırken de, mahkemede de, çıktıktan sonra da hep o ezik yüz ifadesiyle ve yalvarırcasına, ‘barış-kardeşlik’ söylemiyle hafızalarda yer edinmedi mi? Orhan Doğan’ı kahraman göstererek, ölümüne direnen/savaşan ve boyun eğmeyen gerçek değerlerimize hakaret etmiş olmaz mıyız? İmralı’ya ve dolayısıyla devlete bağlı olan binlerce kişiden biriydi sadece Orhan Doğan. Öncelikle kendimize karşı dürüst olmalıyız. Daha sonra da halkı kandırmamalıyız. Bunun için de, demokrasinin hesap sorma özelliğini benimseyip sindirebilmeliyiz ve hiçbir kişisel kaygı taşımadan, getiri/götürü muhasebesi yapmadan, eleştirirken de- överken de objektif olabilmeliyiz…



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz