ÖRGÜT VE ÖRGÜTLENME ÜZERİNE
Kavramlara yüklenen farklı anlamlar nedeniyle, kullandığımız kavrama hangi anlamı yüklediğimizi açıklamak durumunda kalabiliyoruz bazen. Özellikle bazı düşüncelerin ve onlara ait kavramların kötü çağrışımlar yapması, belli olay ve kişilerle özdeşleştirilmesi açıklamayı zorunluluk haline getiriyor. Sosyalizmin Stalin'i, Hiristiyanlığın ortaçağ ve engizisyonu, Yahudiliğin Filistinli çocukların öldürülmesini, milliyetçiliğin ırkçılığı ve Nazi toplama kamplarını, liberalizmin Afrika'da açlıktan ölen çocukları, İslamın Bin Ladin ve benzerlerini, Direnişçiliğin Irak ve Güney Kürdistan'da pazar yerlerinde onlarca masumun katledilmesini çağrıştırması gibi...
Benzer olumsuz uygulamalardan ve uygulayıcılardan yola çıkıp düşünceleri/inançları mahkum etmeye kalkışırsak insanlığın ortak kültüründen/birikiminden/değerlerinden geriye bir şey kalmaz elimizde. Bu nedenle, değer içeren düşünceleri/kavramları erezyona uğratanları eleştirirken değerleri koruma kaygısıyla hareket etmek ve bu amaçla kendi yaklaşımımızı ortaya koymak durumundayız
Yanlış yansıtılan, bu nedenle de yanlış algılanan ve bazı uygulayıcıların da katkısıyla bir çok insanda antipati yaratan kavramlardan biri de, örgüt/örgütlenmedir.Örgütün, çoğu insanda yaptığı ilk çağrışım, illegalite ve şiddettir. Oysa ortak bir amaç için bir araya gelen insanların birlikteliğini ifade eden örgüt, sadece 'devlet yıkmak, devlet kurmak' için kurulmaz. Nesli tükenmekte olan hayvanları korumak, tüketici haklarını savunmak veya temiz bir çevre için de insanlar bir araya gelme, örgütlenme gereği duyarlar. Demokratik olmayan yöntemlerle yönetilen ülkelerde kontrol dışı her türlü örgütlenme tehlikelidir. T.C kurulduğundan beri, hatta daha öncesinden (ittihat ve terakki iktidarından beri) başlayıp günümüze kadar devam eden anlayış, sendika ve siyasi partiler başta olmak üzere her türlü kontrol dışı örgütü etkisizleştirmek şeklinde olmuştur. T.C, kontrol dışı örgütleri, yasalarla, (kurduğu yan örgütler aracılığıyla) fiili saldırılarla ve içine sızıp amaçtan saptırmalarla bunu gerçekleştirirken, diğer taraftan benzer ve icazetli örgütler kurarak kontrol dışı bir sivil alanın örgütlenmesine, gelişmesine olanak vermemeye çalıştı. 'Devletin işçisi, devletin memuru' v.s nitelemelerin ortaya çıkması da bundan dolayıdır.
Devletin bilinçli olarak örgüt/örgütlenmeye karşı takındığı olumsuz tavır yanında, birde, kaynağını geleneklerimizden alan ve bir türlü aşamadığımız olumsuz bir örgütsel ilişki biçimimiz var; örgütlerle kurulan bu olumsuz ilişki biçimi, adanmışlık anlayışından kaynaklanıyor. Adanmışlık anlayışı, örgütlere, bireyin tüm yaşam alanlarını kontrol etme hakkını da vermiş oluyor. Biraradalığı sağlayan ortak amaç ile hiç bir ilgisi olmayan ve her bireyin kendi inisiyatif alanında olması gereken özel alanlarda bile belirleyici irade örgüt/örgütler oluyor. İlkeler düzeyinde düşünsel bir birliktelik olan örgütler, bireyin duygularını yönetme/yönlendirme ve ipotek altına alma görevini üstlenmekten de geri kalmazlar. Bireyin tüm yaşamını, örgütün çizdiği sınırlar içinde geçirmesini öngören bu anlayış, tıpkı devlet gibi, kişiye sivil/özel alan bırakmamaktadır. Disiplin adı altında, aynı düşünce, aynı duygu, aynı davranış beklentisi, zamanla aynılaşmayı, tek tipleşmeyi ve sonuçta da robotlaşmayı kaçınılmaz kılar. Bu durum düşünsel zenginlik yaratmadığı için ortak amaca katkı yapmaz; sadece örgüt şeflerinin iktidarlarını sağlamlaştırmalarına yarar.
Tür olarak diğer canlılardan farklılığı ifade edilirken genellikle insanların ortak yanlarına vurgu yapılır: "Akıl sahibi varlık, değerler sahibi varlık, konuşan varlık, toplumsal varlık, alet yapan-kullanan varlık" gibi. Ancak insanları diğer canlılardan ayıran önemli bir özelliği de, bireysel farklılıklar/özgünlüklerdir. Bir yandan ortak özelliklere sahip olmalarıyla tanımlanan insanlar, diğer taraftan da her bireyin diğer bireylerden farklılığı ile de diğer canlılardan ayrı bir özellik taşıyan insan. Hayvanlar doğanın mutlak determinasyonuna tabidirler. Böyle olduğu için de, kalıtsal olarak aldıkları içgüdüsel davranışlarında farklılık görülmez. Oysa insan sahip olduğu özelliklerini geliştirme potansiyeline sahiptir. İnsandaki bu potansiyelin ortaya çıkması ve gelişmesi bildiğini tekrarlamasıyla değil, farklı ve yeni bir şeyler üretmesiyle olanaklıdır. Bunun için de, farklı olan, farklı düşünen bireylerin varlığı zorunludur.Tek tipleştirme/aynılaştırma amacıyla farklılığın ortadan kaldırılması hayvanlaştırma ile aynı şeydir. "Koyun sürüsü", "Sürü psikolojisi" deyimlerinin kaynağı bu anlayıştır.
Nasıl Bir Örgüt/Örgütlenme?
Sağlıklı bir örgüt/örgütlenmenin çıkış noktası, farklılıkları koruyarak ortak bir amaç için bir araya gelebilmek olmalıdır. İnsan çok yönlü bir varlık olduğu için birden çok da amacı vardır yaşamda. Bu amaç çokluğunun hepsini kapsayacak tek bir örgüt, bireyin bazı özelliklerini baskı altına almak ve yok etmek durumundadır. Birey farklı amaçlarını gerçekleştirmek için farklı insanlarla farklı birliktelikler kurabilmelidir. Farklı amaçların farklı yapılarda hayata geçirilmesi, parçalanmış bir kişiliği değil, tüm yanlarıyla kendini ifade edebilen eksiksiz, bütünlüklü bir kişiliği ifade eder.
Ulusal haklarından mahrum bırakılmış sömürge bir halkın öncelikli sorunu, ulusal haklarını elde etmesidir kuşkusuz. Kürdistan'da bu amaçla kurulacak örgüt(ler), Kürd halkının kendi kaderini tayin etme hakkını savunan herkesimden insana açık olmalıdır. Bu hakkın nasıl kullanılacağı (Bağımsızlık, federasyon, eşit koşullarda birlikte yaşamak) noktasında farklı yaklaşımlar olsa da, buna Kürd halkının özgür iradesiyle karar vermesi gerekliliği ortak görüş olarak benimsenmelidir. Bu temel ilke çerçevesinde bir araya gelen insanların farklı amaçlarla farklı yapılar içinde yer almasının önünde hiç bir engel olmamalı. Önemli olan, yer alınan farklı yapılardaki amacın, Kürd halkının 'kendi kaderini tayin hakkı' amacını dışlamamasıdır. Hem farklı kesimleri bir arada bulundurabilmek, hem de kişilere endeksli olmasına engel olmak için, örgütün demokratik bir işleyişe sahip olması gerekir. Bu iki temel ilke,( kendi kaderini tayin hakkı ve demokratik işleyiş) esneklik sağlayacağından, bireyin özerk olmasına, farklılıklarını koruması ve geliştirmesine de zemin hazırlamış olur. Yazılı ve sözlü kuralların çokluğu, denetim altında tutma isteğinden kaynaklandığından açık ya da gizli bir baskıyı da içeriyor. Bu nedenle ayrıntılı ve her alanda kuralların geçerli olduğu, dolayısıyla bireyi boğduğu bir yapılanmadan kaçınmak gerekiyor. İhtiyaç duyulan yeni kurtarıcılar, dokunulmazlar, liderler değil,Özgür bireylerin ön yargısız birlikteliğidir.
1980 öncesinde tanık olduğumuz ve günümüze kadar devam eden, Öcalan ile en uç noktaya varan örgüt/örgütlenme anlayışındaki olumsuzluklardan hepimiz sorumluyuz kuşkusuz. Önümüzde, açık ihanete varmış ve eşine az rastlanır bir Öcalan örneği olduğu için, eleştirinin yönünü yeteri kadar kendimize çeviremedik bu güne kadar. Gelinen aşamada yeni bir anlayışla yeniden örgütlenmeye ihtiyaç duyuluyorsa, bu, eski örgüt anlayışlarının yanlış oluşundan kaynaklanıyor. Bu eleştiriler, aynı oranda olmasa da, tüm örgütleri kapsıyor. Bu konuda samimi bir özeleştiri yapacak cesaretimiz yoksa, Kürd halkının ulusal mücadelesine yapabileceğimiz bir katkı da olamaz.
Son zamanlarda tekrar toparlanma/yapılanma çabasında olan örgütlerin geleneği yaşatma adı altında vermeye çalıştıkları mesaj, 'doğru bir program-tüzük, doğru bir duruş, doğru bir örgütsel anlayış ve doğru bir mücadele biçimine sahiptik geçmişte. Bu nedenlerle geleneğimizi(örgütümüzü) yaşatmalıyız' şeklinde yorumlanabilir mi? Unutulmamalı ki, geleneği yaşatmak ile örgütü fetişleştirmek arasında çok ince bir çizgi vardır. Geleneği yaşatmak, ilkeler düzeyinde ise, bu, geçmişin birikimlerinden yararlanmaktır; geçmişle bağları koparmadan, red etmeden onu aşmaktır. Bu yaklaşım olumludur ve de saygı duyulur. Ancak geleneği yaşatmak adına, otuz yıl öncesinin örgüt/örgütlenme anlayışında, davranış ve ilişki biçiminde, eski örgütün isminde ısrarcı olmak, örgüt fetişizmi olmasa da, eski(güzel) günleri yad eden insanların nostaljik bir buluşması olur ancak. Temenni ve beklentimiz, geleneği yaşatma çabalarının ilkeler düzeyinde amaçlanmış olmasıdır.
Not: Özgür bireyden kastım, özgürce düşünebilen, başkalarının sözcülüğüne gerek duymadan,aklını kullanma becerisi gösteren kişilerdir. Özgür olmak toplumsal bir olgu olduğu için, yaşadığımız koşullarda özgür olduğumuzu söyleyemeyiz, ama özgürce düşünebilme potansiyeline sahibiz.



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz