RESMİ TARİH SÖZCÜLERİNİN ÇIRPINIŞI
Toplumu bilgilendirme misyonu yüklenen insanların kendileriyle barışık olmaları inandırıcılıklarını arttırır. Kişinin kendisiyle barışık olması, inandığını dile getirmesi, paylaşması ve buna uygun yaşamaya çalışmasıyla olanaklı olur. İnanılan şeyin doğruluğu/yanlışlığı önemli değil burada, önemli olan kişi açısından doğruluğudur. İnsanın yaşadığı fiziki/toplumsal koşullar ne kadar olumsuz olursa olsun, kişi doğruluğuna inandığı ilkelere uygun bir tutum sergiliyorsa iç huzuru yakalayabilir. Tersine kişi, çok iyi bir konum ve koşullara sahip olsa da doğruluğuna inanmadığı düşünceleri savunuyorsa onun iç barışından/huzurundan söz etmek oldukça zor.
İnanmadığı düşünceleri savunmak zorunda kalanların önemli özelliklerinden biri, verilmiş/öğretilmiş olanı tekrarlamalarıdır. Yeni bir bilgi üretemeyen bu insanlar, düşünsel bir kısır döngü içinde olurlar ve her türlü savunmayı savunulan düşünce (verilmiş, öğretilmiş savunması istenilen, resmi düşünce) ile açıklamakla yetinirler. Bulundukları yeri ve sahip oldukları sıfatı emek sarf etmeden elde eden bu insanlar, yanlışı bilinçli savunmakla, kişiliklerinden feragat etmekle bedel öderler. Tüm resmi tarih/ideoloji savunucularını bu kategoride değerlendirmek haksızlık olmasa gerek. Bu tür insanlara ‘Bilim insanı’ demek bilimin özüne aykırıdır; bunlar olsa olsa totolog olur ancak. Bu tür insanlara en iyi örnek, Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Hallaçoğlu’dur kuşkusuz. Konumunu ve Prof. Sıfatını gerçeği örtbas etmeye borçlu olan Hallaçoğlu, ‘Kürdlerin bir kısmının Türkmen, Alevi Kürdlerin de bir kısmının Ermeni olduğu’ iddiasıyla yeni bir tartışmaya neden oldu.
1915’lerdeki gayri Müslimlerin (Asur, Ermeni Rum) Soykırımını örtbas etme çalışmalarıyla bilinen Hallaçoğlu, Kürdlerin ulus olarak varlığını inkar etme çabasına girişince öngöremediği bir çelişki içine düştü. Daha önceleri, ‘Ermenilerin soykırıma uğramadıklarını, dahası Türklere karşı birçok katliam gerçekleştirdiklerini’ savunan Hallaçoğlu, bu iddialarını çürütmekle kalmadı aynı zamanda Ermeni soykırımını dolaylı da olsa ikrar etmiş oldu. Halkların soykırımı ve inkarı üzerine kurulu bir sistemin, inkar politikasını uzun süre devam ettiremeyeceği, sürekli inkarın bazı ikrarları zorunlu kılacağını mantık bilimi de söylüyor bize.
Bilindiği gibi sembolik mantık, günlük dildeki önermeleri semboller yardımıyla belirsizliğe ve farklı yorumlamaya yer vermeden denetleyebilmeyi sağlar. Söz konusu denetlemeyi yapmak için bazı eklemlerden yararlanılır. Bu eklemlerden biri de değilleme ( _ ) eklemidir. Olumlu bir önermede tek değilleme yanlış sonucu verirken, çifte değilleme doğru sonucu verir. Başka bir deyişle iki inkar bir ikrar demektir. Konumuz bağlamında bakıldığında, Hallaçoğlu, çifte inkarla (ermeni soykırımı ve Kürdlerin ulus olarak varlığı) istemeden de olsa bir ikrarda (ermeni soykırımı) bulunmuştur. Çelişki ve tutarsızlık, her resmi tarihin/ideolojinin doğal sonucudur.
Daha önceleri de gündeme gelen ‘soykırımda Kürdlerin rolü’ ile ilgili tartışmalar, Hallaçoğlu’nun açıklamalarından sonra tekrar dillendirilmeye çalışıldı. Kürdler, resmi bir tarihe karşı çıkarken yeni bir resmi tarihe bağlanmadan olayı değerlendirmelidirler. Yaşadığımız coğrafyada Ermeni, Asur, Rum soykırımı yapıldığı, bu soykırımda bazı Kürdlerin de rol oynadığı gerçeğini inkar etmek, Hallaçoğlu gibi çelişkiler içinde debelenmeyi, tutarsızlığı ve bir iç huzursuzluğu kaçınılmaz kılar. Özgür bir gelecek kurmak, tarihle ve kendimizle barışık yaşamamıza bağlıdır.
Bunun için de, resmi bir tarih yaratıp sözcülüğünü yapmadan ve geçmişin kamburlarını sırtımızda taşımadan yürümeliyiz. Bu doğru yaklaşım, soykırımda Kürdlerin rolünü abartanlara; Kürdlere soykırımcı damgası vurup T.C’ yi dolaylı olarak aklamaya çalışanlara; Kürdlerin uğradığı soykırım, katliam ve baskılara rağmen, yüz yılı aşkın bir zamandır sürdürdükleri özgürlük mücadelesine leke sürmeye çalışanlara karşı tepkisiz kalmamızı gerektirmiyor. Aksine, bu tür çarpıtmalara karşı tarihsel/ bilimsel verilerle ve de politik duruşumuzla gereken tepkiyi ortaya koymalıyız.
Tarihsel süreç içinde halklar arasında birçok savaş yaşanmış. Bazen güçlüler zayıfları katletmiş, onları yurtlarından edip ülkelerini talan etmiş; Bazen iki tarafta güç olarak savaşmış ve karşılıklı olarak bir birlerini yok etmeye çalışmış. Yaşanmış tüm savaşları soykırım olarak değerlendirirsek ve bunu halklara mal edersek, yeryüzünde soykırımcı olmayan bir halk bulmak oldukça zor olur. Soykırımın temel özelliği örgütlü yapılmış olmasıdır. Bu nedenle soykırımı halklar değil örgütlü yapılar (devletler) yapar. 1915’te Kürdler için, Yerleşmiş örgütlü bir kurumdan söz edilemeyeceğine göre, teorik olarak soykırımla ilişkilendirilemezler.
Bazı Kürdlerin devlet politikalarına hizmet etmesi soykırım için bir kriter olarak kabul edilirse, Saddam’ın yanında Kürdlere karşı savaşan cahşları ve Filistinlileri de ‘Kürd soykırımı yapmakla’ suçlamamız gerekiyor. Türkiye Cumhuriyetini aklama ve Hallaçoğlu’nun rolünü farklı bir maskeyle oynamaya çalışanların tutarsızlığı sadece teorik olarak değil aynı zamanda tarihsel verilerle de ortaya konulabilir; Üstelik Türk tarihçilerine dayanarak.
T.C’nin kuruluş süreci doğru araştırılıp değerlendirildiğinde hem soykırımın nedenlerini, izlerini hem de soykırımın neden ve ne pahasına gizlenmeye çalışıldığı çok net olarak ortaya çıkar. Üzerinde durulması gereken noktalar;
a- İttihat ve Terakki ile Mustafa kemal ilişkisi
b- İngiliz işgalinden sonra İttihat ve terakki mensuplarının yakalanıp soykırımdan dolayı yargılanmaları. Bu yargılama sonucu Ermeni soykırımından suçlu bulunan Boğazlayan kaymakamı Mehmet Kemal Bey’in idam edilmesi.
c- Tutuklanıp yargılanan ittihatçıların bir süre sürgüne (Malta’ya) gönderildikten sonra İngilizlerin eğitimi ve onayıyla tekrar önemli görevlere getirilmeleri.
d-Mustafa kemal’in işgal altındaki istanbul’da ısrarla hükümete girme çabası, bakanlık istemesi ve o dönemde İngiliz yetkililerle görüşmesi.
e- M. Kemal’in Samsun’a niçin ve kimin adına gönderildiği. Durumu açıklayacak daha bir çok veri sunmak mümkündür. Veriler bir araya getirildiğinde ortaya net bir tablo çıkıyor.
Osmanlı’nın son dönemlerinde gelişen milliyetçilik bir Türk-İslam devleti kurmaya sevk etti İttihatçıları. Ulusu olmayan bir ‘ulus devlet’ kurmak için yerleşik halkların yok edilmesi ve inkar edilmesi gerekiyordu. Bu amaçla önce Müslüman olmayan halklara karşı harekete geçtiler. Savaş sonrası Sovyetlere karşı bir yapay devletin gerekliliğini çıkarına uygun gören İngilizler, yendiği düşmanıyla (İttihatçılarla) uzlaştı. Bu uzlaşma Sevr’in işlevsizleşmesi, yerine Lozan’ın ikame edilmesini sağlamakla kalmadı, aynı zamanda ermeni soykırımının gizlenmesini de beraberinde getirdi.
Ermeni diasporasının en çok üstünde durması gereken nokta, ‘soykırımdan dolayı İttihatçıları yargılayan İngilizler neye karşılık bu girişimlerinden vazgeçtiler’ olmalıdır. Başta İngilizler olmak üzere emperyalistlerin sadık bekçiliği garantisine karşılık kurulan T.C. kadrolarının suçları örtbas edilmiş oldu. Hayali bir kurtuluş savaşı, anti-emperyalistlik söylemi de, Hallaçoğlu gibilerinin vasıtasıyla günümüze kadar devam eden tarihsel çarpıtmalar olarak hafızalarda yer aldı. Tarih, bu kadar yalanı daha fazla sırtında taşımaya tahammül etmemiş olacak ki, her olayda yüzlerine çarpmaya başladı…
Not: Konu ile ilgili olarak, 1-Sina Akşin’in, ‘İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele’ 2- İlber Ortaylı’nın, ‘Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfusu’ 3-Mevlanzade Rıfat’ın, ‘İttihat Terakki İktidarı ve Türk İnkilabının İçyüzü’ 4- H.Bayram kaçmazoğlu’nun,’ Türk Sosyoloji Tarihi’Adlı kitaplardan yararlanılabilir.



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz