Özgür Bireyden Demokratik Kurumsallaşmaya
Özgürleşmeye engel olan egemen anlayışın kendisinden kaynaklanan çelişkileri bireyin iç çelişkisi olarak sunmasıyla başlayan anlamsız iç çatışma, bireyin farkındalığıyla iç barışa dönüştüğünde çelişkinin yönü gerçek hedefine (egemenlere) yönelir. Böylece çatışmasız, sorunsuz ve kendi yetileri arasında uzlaşı sağlayan bireyin ortaya çıkması olanaklı olur.
Kendi içinde/kendi yetileri arasında uzlaşı, birlik ve barışı sağlayamayan bireylerin toplumsal sorunları çözmesi, kitleleri özgürleştirmesi olanaklı mı?
Kişilik, insandaki tüm özelliklerin (artı-eksilerin) toplamından ibaret olduğuna göre, bu özelliklerden bazılarını yüceltip bazılarını da aşağılamak, yok saymak kişiliğe hakaret, başka bir deyişle insanı kişiliksizleştirmek değil mi?
Toplumdaki gerçek çelişkileri gizlemek için, bireyin kendi kişiliğinden başlayarak yaratılan yapay karşıtlıklar yaşamın her alanına bilinçli olarak serpiştirilmiş ve hemen hemen hepimiz de bunu kabullenmiş durumdayız.
Birey-toplum, akıl-duygu, özgürlük-toplumsallık, madde-düşünce bu yapay karşıtlardan bazılarıdır.
Çoğu zaman farkına varmadan kullandığımız, ona uygun davranış sergilediğimiz ve kendimize aitmiş gibi hissettiğimiz düşüncelerin/duyguların/yargıların kaynağını pek merak etmeyiz. Böyle olduğu için de özgürlük düşmanları bile özgürleştirici(!) bir rol üstlenerek karşımıza çıkabilmekte ve bizleri yönlendirebilmektedirler.
Yaratılan kutsallıkların/dokunulmazların etkisiyle sorgulama yetimizi kaybettiren iktidarlar ve iktidar peşinde koşanlar, düşünce tarihinde, kendi egemenliklerini sağlayacak ya da pekiştirecek düşüncelerden fazlasıyla yararlanırken, kendilerini besleyen ve ezilenlerin özgürleşmesine engel olan düşünceleri savunma görevini de ezilenlere veriyorlar.
Bu durum, özgürlükten mahrum bırakılan insanların bu mahrumiyete neden olan düşünsel canavarı kendi elleriyle beslemesi ve özgürlükten biraz daha uzaklaşması anlamına gelir.
Bu nedenle günümüzü/koşullarımızı sağlıklı tahlil edebilmek ve buna uygun tutum sergileyebilmek için, savunduğumuz düşüncenin kökeni, tarihsel gelişimi ve günümüze dek geçirdiği değişimleri göz önünde bulundurmak durumundayız.
Savunduğumuz düşüncelerin özgürleştirici olup olmadığını anlamanın bir başka yolu da söz konusu düşüncelerin insana yüklediği anlama bakmak gerekiyor.
“İnsan nedir” sorusuna düşünürlerce verilen cevaplara bakıp onların, nasıl bir birey, nasıl bir toplumsal ilişki, nasıl bir sistem amaçladıklarını görmek olanaklıdır.
Düşünce tarihinde “özellikli” bir yere sahip olan Platon, düşünceleriyle günümüzü en çok etkileyen filozoflardan birisidir kuşkusuz. Onu özellikli kılan şey, egemenlerin egemenlik ilişkilerini nasıl sağlayacağına dair görüşleridir. Hindistan’daki kast sistemini aratmayan toplum anlayışında Platon, yönetenlerle yönetilenler arasına set çekerek eşitsizliği mutlaklaştırdığı gibi, halktan insanları aşağılamaktan da geri kalmıyor.
İnsan organizması ile toplum arasında paralellik kuran Platon, nasıl ki toplumun emekçi (genel anlamda çalışan, emeğiyle geçinen, aristokrat veya asker olmayan herkesi) kesimini aşağılıyorsa, insanın doğal yanını (istekler, arzular, duygular gibi…) da küçümseyip aşağılıyor.
Parçalanmış Kişiliğin Felsefi/Düşünsel Kaynağı
İnsanı akıl ve doğal yan olarak ayıran Platon, doğal olanın bastırılması, yok edilmesi gerektiğine vurgu yaparken, bu görevi de insanın akıl yanına yüklüyor. Platon’nun aklı yüceltme nedeni akla yüklediği anlamdan kaynaklanıyor. Platon’a göre akla uygun davranmak, iktidarlara sorgusuz sualsiz boyun eğmektir. Bu çerçeveden bakıldığında, egemenlerin Platon’a ilgisi anlaşılırdır; çünkü çıkarlarına hizmet ediyor. Anlaşılmayan ve insanı rahatsız eden ise, ezilenlerin, özgürlük talebi olanların Platon’a ilgisidir.
Bireyi parçalayan ve parçalardan birinin diğer parça tarafından yok edilmesi gerektiğini savunan Platon, günümüzde önemli bir sorun olan ‘parçalanmış kişilikler’in düşünsel temelini atan kişilerden biri olma özelliğini de taşıyor.
Nasıl bir Birey, Nasıl bir Kurumsallaşma/Örgütlenme
Bu soruların cevabı, ‘insan nedir’ sorusuna verilecek cevapta saklıdır.
İnsanı dair kullanılan, ‘doğal varlık, düşünen varlık, toplumsal varlık, kültürel varlık v.s’ tanımlamaların hepsi de doğruya işaret ederler. Ancak, bu tanımlamalar arasındaki etkileşim ve birbirlerini zorunlu olarak gerekli kıldıkları gerçeği göz ardı edilirse; tanımlardan biri diğerlerinden soyutlanıp kendi başına değerlendirmede belirleyici olursa doğru ama eksik bir insan tanımlaması karşımıza çıkar. Başka bir deyişle eksik veya ‘bir parça insan, parçalanmış insan’ karşımıza çıkar.
Kapsayıcı ve insanı bir bütün olarak tanımlayan, 'doğal-kültürel varlık'tır. Ancak, insandaki doğal ve kültürel alanların farklılığı ‘karşıtlık ve uzlaşmazlık’ olarak algılandığında çatışmalı/sorunlu birey anlayışına onay vermiş oluruz; tıpkı Platon gibi.
Günlük yaşamda doğal olana karşılık duygu, kültürel olana karşılık da akıl/mantık kavramlarını kullanırız;
‘Duygusal davrandığı için bu hale geldi’
‘Akıllı davranıp duygularına yenik düşmedi’
‘Bu işin ciddiyetinin farkında olmalı ve duygulara yer vermemelisin’ gibi ifadelerin hepsinde bilerek ya da bilmeyerek insanları parçalara ayırıyor ve bir yanını olumlarken diğer bir yanını mahkûm ediyoruz; tıpkı Platon gibi.
İnsanı sadece ‘doğal’ yanıyla tanımladığımızda onu hayvansal olana geri götürmüş oluruz; sadece ‘kültürel’ yanıyla tanımladığımızda ise onu gerçek dünyadan silip hayali ve bilinmeyen/bilinmeyecek olan dünyalara(!) göndermiş oluruz.
Her ne kadar doğal olan birincil olsa da, doğal olanın üstüne kültürel olanın inşa edilmesi ile insan denen varlık var olabilmiştir. İnsanlaşmaya ilk adım atıldıktan sonra da bu iki yandan biri olmadan diğerinin ‘insan olmak için’ yeterli olmayacağı gerçeği, bu iki alanın farklı ama birliğinin, karşılıklı etkileşiminin bütüncül bir insan için zorunluluğu ortaya çıkar.
Doğal (duygu) olan ile kültürel (akıl) olanın uyumunu ve bu uyumun olumlu etkilerini çok iyi gösteren kısa bir öykü;
Adamın biri, bir köprüde dilenen ve gözleri görmeyen bir dilencinin yanına giderek sorar,
“ Günde ne kadar para kazanıyorsun”
Dilenci belli bir miktar söyler.
Adam, dilencinin boynunda asılı duran ve üzerinde ‘gözlerim görmüyor’ yazısı bulunan levhayı ters çevirerek üstüne bir şeyler yazar ve ayrılır.
Birkaç gün sonra geri gelen adam, dilenciye levhayı değiştirdikten sonra kazancında değişiklik olup olmadığını sorar.
Dilencinin kazancında önemli bir artış olduğu için merakla; “ ne yazdın ki insanlar bu kadar etkilendi” diye adama sorar.
Adam, levhaya, “Bahar gelecek ve ben görmeyeceğim” diye yazdığını söyler.
Not: Bu öykü, yıllar önce okuduğum ama ismini hatırlayamadığım, yazarının büyük olasılıkla ‘Özdemir İnce’ olduğu bir eserde geçiyor.
Bu öyküde duygu (buna sanat da denilebilir) ile aklın (gerçeklik, bilim de denilebilir) bir arada kullanılmasının insanda yarattığı olumlu etki dikkat çekicidir. Gerçekliği olduğu gibi, duygusuz, kaba bir tarzda aktarmak ile gerçeklikten kopmadan ama duygulara hitap eden aktarmanın insanlar üzerinde yarattığı etki arasındaki bariz farklılığı gösteriyor öykü.
Daha fazla duygusal etki yaratmak için levhaya ‘bahar gelecek ben görmeyeceğim ve de yürüyemeyeceğim’ diye yazılsaydı amaca ulaşılabilirdi.
Ancak bu durumda gerçek olmayan (dilenci yürüyebiliyordu) bir şey ifade edildiği için insanlar kandırılmış olurdu.
Kısa sürede çok etkili olma adına gerçeklikten kopuş, uzun vadede insanların güvenini (dilencinin yürüdüğünü fark ettiklerinde) kaybetmeye neden olacaktı.
Duygu ile akıldan birine yoğunlaşmak diğerini yok saymaya neden olmamalı; dönem dönem biri ön plana çıksa da aradaki kopmaz bağ korunmalıdır. Aksi bir yaklaşım yarım, eksik ve yanlış bir tutum ortaya çıkarır; tıpkı doğal ya da kültürel yanlarından biri yok sayılan ve bu nedenle de bütünlüklü bir kişilikten uzaklaşmış birey gibi…
Psikolojik bazı rahatsızlıkların kaynağında biyolojik sorunların olması, biyolojik bazı rahatsızlıklarda da psikolojik etkenlerin rol oynaması iki alan arasında karşılıklı etkileşimin bilimsel açıdan ispatı olarak görülmelidir.
Doğal ve kültürel olanın (akıl ve duygu) barışık bir aradalığı bütüncül bir kişilik oluşumu için zorunluluktur. Bireyin iç çatışmalarını bitirip kendi yetileri arasında uzlaşı sağlaması, ‘çelişkisiz insan gelişime kapalıdır’ yargısıyla çelişmiyor. Bireyin iç barışını sağlaması, çelişkilerden arınması değil, sadece çelişkinin yönünü değiştirmiş olmasıdır.
Özgürleşmeye engel olan egemen anlayışın kendisinden kaynaklanan çelişkileri bireyin iç çelişkisi olarak sunmasıyla başlayan anlamsız iç çatışma, bireyin farkındalığıyla iç barışa dönüştüğünde çelişkinin yönü gerçek hedefine (egemenlere) yönelir. Böylece çatışmasız, sorunsuz ve kendi yetileri arasında uzlaşı sağlayan bireyin ortaya çıkması olanaklı olur.
Sağlıklı birey, duygu ve aklı uzlaştıran, birini diğerine egemen veya bekçi yapmayan, her ikisinin de kendilerini gerçekleştirmesine olanak tanıyan bireydir; iç özgürlüğünü sağlayan bireydir; özgür bireydir.
Sağlıklı, özgür bireyin ortaya çıkması nasıl ki farklı özelliklerinin bir arada ve uyum/uzlaşı içinde olmasıyla olanaklıysa, sağlıklı kurumsallaşma/örgütlenme de farklı özelliklere, düşüncelere sahip olup ortak bir amaca yönelen bireylerin birlikteliğiyle olanaklı olur.
Bireyde olduğu söylenen ve binlerce yıldır egemenlerce ezilenlere enjekte edilen çelişkilerin, çatışmaların içten kaynaklanmadığını görmek özgür bireyin ortaya çıkmasını sağlaması gibi, topluluk/toplum açısından da yaratılan iç çelişki/çatışmaların suni olduğunu fark edip sorunun kaynağına yönelmek de toplumsal özgürleşmeyi sağlayacaktır.
Sağlıklı bir kurumsallaşma/örgütlenme
Evrensel olanla yerel olan nasıl ki birbirini dıştalamıyorsa, ulusal talepler ile İslam, sol, liberalizm, milliyetçilik gibi düşünceler de birbirini dıştalamaz. Ulusal taleplerle söz konusu görüşler arasında uzlaşmaz karşıtlık yaratanların egemen anlayışlar olduğu, bu görüşlerden birini savunan bazı insanların da diğer bir görüşü ulusal soruna karşıt göstererek bilerek/bilmeyerek egemen anlayışa hizmet ettiğine tanık oluyoruz. Bu karşıtlığın gerçek olmadığının bilincine varmak, çelişkinin yönünü gerçek muhataplarına yöneltmek Kürdistan halklarının özgürleşmesini sağlayacaktır.
Nasname özelinde tartıştığımız ‘nasıl bir kurumsallaşma’ genel olarak ‘nasıl bir örgütlenme’ sorusuna da cevap arayışıdır aynı zamanda.
Özgür bireylerin sağlıklı kurumsallaşması, birbirinden farklı ama birbirini tamamlayan (tıpkı bireydeki farklı yanlar gibi) insanların/görüşlerin birbirine egemen olmaya çalışmadığı, birinin diğerini susturmadığı, herkesin kendisini özgürce gerçekleştirebildiği, farklılığın karşıtlık olarak algılanmadığı anlayışının benimsenmesiyle olanaklı olabilir. Başka bir deyişle kurum içinde iç barışı/uzlaşıyı sağlamak gerekiyor. İçteki farklılıklara eleştiri yöneltilirken ‘mutlak karşıt’ olarak algılamamalı ve çatışmaya dönüştürülmemeli; gerçek çelişkinin sömürgecilerle olduğu görülmeli.
Özgür bireylerden oluşacak böyle bir birliktelik, “Serok”, “Rêber”, “Önder” gibi şişirilmiş, ısmarlanmış kurtarıcı(!) arayışına girmeye de ihtiyaç duymayacaktır. Herkes kendi potansiyeli, yeteneği ölçüsünde sorumluluk üstlenirken birilerinin sorumluluğu (sıfatı) fazla/farklı olacaktır şüphesiz. Üstlenilen sorumluluktaki farklılık “Baş ve ayak” olmayı gerektirmiyor.
Özgürlük talebi olan özgür bireylerin birlikte yürümesi, herkesin özgünlüğünü/bireyselliğini kuruyarak ve kendinden bir şeyler katarak oluşturulacak kurumda kendisini ifade edebilmesidir doğru olan.
Platon İnsan ile toplum arasında paralellik kurarken;
Baş ile akıl sahibi yöneticileri,/aristokratları;
Gövde ile kuruyucuları/askerleri
Ayaklar ile de çalışanları/emekçileri özdeşleştiriyordu.
Baş olan yerde ayaklar da olur.
Baş ve ayakların olduğu yerde de ayak oyunları kaçınılmaz olur.
Örgütlerdeki ayak oyunlarının Kürd halkına nelere mal olduğunu hepimiz biliyoruz. Hem bu hatayı bir daha tekrarlamamak hem de Platon’un esareti pekiştiren düşüncelerinden kurtulmak umuduyla…



Yorumlar (7 gönderildi):
Her yazın gibi, bu yazını da çok değerli ve anlamlı buluyorum. Fakat felsefi bir anlatım olduğu için bazılarının kavraması için biraz ağırdır. Olayı şöyle de açabiliriz:
Bir bedenin organları, dış olumsuz etkiler ve iç olumsuzluk ve hastalıklarla uyum içine girmeyebilir, yani geçici veya kronik hastalıklardan dolayı bedenin ruh ve duşunce sağlığı da bozulabilir.
Daha somut ifade edersek, her toplumsal yapılanma ancak gerçek demokrasi ile doğru ve sağlıklı olarak işleyebilir. Gerçek demokrasi de, belli bir kültür, disiplin ve sağlıklı örgütlenme gerektiriyor.
Birey önce kendi varlığında, yani düiünsel işleyişinde demokrasiyi benimsemesi ve yaşama geçirmesi gerekir. Daha sonra, evinde ve toplumsal ilişkilerin tümünde hayata geçirmeli: Bir erkek, evde kendini erkek ve kızkardeş, eş ve çocuklarıyla eşit görmediği zaman, bir örgüt içinde de kendini diğer üyelerle eşit görmesi olanaksızdır.
Sağlıklı bir örgütlenme için, kendi içimizde önce bir demokrasi kültürü ve disiplini oluşturup geliştirmeliyiz,aksi takdirde amaçlarımıza ulaiamayız. En içten sevgi ve saygılarımla!
Affiniza siginarak bende gunumuzde ozellikle Kurd gercekliginde tanik oldugum bir takim olumsuzluklardan etkilenmis biri olarak;
Saglikli bir orgutlenme icin saglikli insana gerek oldugunu ve saglikli insaninda,Dogruyu,iyiyi,guzeli,gerkli olani isteyen ve bu istekleri icin durustce,oz veriyle calisan,kendisi icin istedigi butun iyilikleri,guzellikleri ve gerekli olanlari kendi insani,kendi cevresi,kendi toplumu,kendi ulusu ve genelde tum insanlar,toplumlar ve uluslar icin isteyen ve bunun icin ozveriyle mucadele verebilen savasabilen,ugruna savastigi degerleri elde ettikten sonra barisa da bilen bireye gercek insan denilebilecegini ve bu insanlarin olusturduklari birlige,beraberlige,topluluga da gercek orgutlenme denilebilecegini dusunmekteyim.Ayrica saglikli bir urgutlenmeyi ve sonucu olan ulusu tipki saglikli ve yasayan bir bedene benzetmekteyim;
Nasilki saglikli bir beden de her organin hayati derecede ayri gorev ve fonksiyonlari varsa ve akil ne kadar ustun olursa olsun,goz olmadan akil yada beyin subjelerin varligini algilayamazsa,ayak olmayinca,aklin gerekli gordugu menzile beden ulasamayacaksa,akcigerler olmazsa bedenin varligini surduremeyecegi ve diger organlarin da olmamasiyla diger fonksiyonlar sirf akil istiyor diye yerine getirilemeyekse demekki akil da dahil hic bir organin diger bir organ uzerinde ustunlugu dusunelemez,ancak hepsi bir arada bir butunluk arzedebilirse gercek islevlerini yerine getirilebilir.
Sayin botan boylece her organin ayri ayri fonksiyonlarin olduguna inanan bir basin yada akilin yonetimindeki bir orgutlenmeyi nasil ozledigimi bilmeni isterim.Gerci gorulen odurki bu nasnameyi takip eden her Kurdun de boyle bir orgutlenmeyi ozlediklerini ve istediklerini de memnuniyetle gormekteyim.
Boyle bir orgutlenme,inancli Kurd insanlarinin bu gune kadar oldugu gibi heder olmadan Kurd halkina ozgurluk getirecegine ve her kesimden Kurd`un de kendi etkinlik ve yetkinliklerine gore elini tasin altina koyacagina,basaridan sonra ben ne olacagim,ne kazanacagim yada ne kaybedecegim endisi olmayacak ve her kurd`un amaci ve kazanimi Kurd halkinin kazanimi olacaktir.
Boyle bir orgutlenmenin kisa surede olusmasi ve Kurd ozgurluunun artik bir utopya olmaktan cikmasi dilegiyle
Selam ve saygilarimla.
Makalenin ana omurgasını oluşturan bu belirlemeler ,bireyin hikayesini çok iyi resm etmişiniz.
Sevgili filonun sizin ve site hakkında,biçim ve içerik arasında ki bağ tam kuramamış.
Örneğin ben,
Yıllardır siteyi takip ediyorum.
Bazen küs,bazen barışık.
Bunu ne demek oldğunu benden daha bilen olamaz.
Şimdi şiir yazıyorum.
Şiir ilk felsefedir.
İfade etmenin en iyi yolu bu benim açımdan.
Felsefeye karşı duyarlılığım da bundan kaynaklı.
Diojen vari bi iyimserliğe sahip değilim.
Buna eminim.
Bunda tezat oluşturan bir çelişki de yok.
Bu tanımlar çok iyi niyetle yapılmış tanımlamardır.
Kuşkum bu değil.Sakın yanlış anlaşılmasın.
Çelişki gibi görünen Berzan hoca ve site arasındaki çelişki değil.
Biçim ve içerik arasında açıdır.
Bu durumda benim gibi bu siteye yazı yazan,başta Berzan hoca ve diğer yazarlara karşı emniyetsiz bir bakış açısını,önyargının temelinde yatan eski bakış açısının,süregenliğidir.
Bu sorgulamaları başlatmak kişinin yeti,duygu,akıl sınırlarıyla ölçülüdür.
Önem arz eden zaten,sınırları biraz daha zorlamak.
Ötekiye dokunmak.
SAYGILARIMLA.
Toplumsal bünyenin yeniyi hazmetmesi her zaman sancılı olur. Eski ve miadı dolmuş düşünceler zayıfladıkça ömürlerini uzatmak için daha güçlü görünmeye çalışırlar ve bunun için de tüm olanakları seferber ederler; tıpkı bu gün yapıldığı gibi.
Yeni bir anlayışla yeniden örgütlenmenin gerekliliğine dair tartışmamız/bilgi alış-verişimiz (katılım sayıca az olsa da) nitelikli yorumlarla, katkılarla umut verici.
Tepeden inmeci anlayışların aksine, duyarlı herkesin katılımıyla ortak doğrulara ulaşmanın daha sağlıklı olduğunu bir kez daha gösterdikleri için yorum/katkı yapan arkadaşlara teşekkür ederim.
Sayın xidir Ûso,Kibarlık yaparak ‘biraz ağır’ dediği yazının muğlaklığını gidermek için, demokrasi kültürünün sindirilmesi, yaşamın her alanına yayılması ve bir yaşam biçimi olarak hazmedilmesi gereğine yaptığı vurgu ve örneklerle muğlaklığı gidermesi memnuniyet verici…
Sayın serhat merdini’nin, yeni örgütlenme anlayışına dair olumlayıcı yaklaşımı güç verdiği gibi, şimdiki ve gelecek kuşağı olumlu yönde etkilemenin gereğine yaptığı vurgu anlamlıdır…
Sayın nezan’nın, organizma ile örgütlenme arasında kurduğu bağla ve verdiği örneklerle, ayrıca hümanist yaklaşımıyla yaptığı katkı değerlidir…
Sayın Faruk boran’ın, çelişkinin yönünü belirleme ve sınırların zorlanması gereğine dair vurgusu çok anlamlıdır. Sanatçı kişiliği sınırlar içinde hapsolmaya elverişli olmadığı için özgürleştirici her yaklaşıma (her ne kadar mütevazi davransa da) mutlaka katkı yapabileceğini gösterdi.
Eksiklikleri giderdikleri ve farklı pencerelerden bakıp farklı ifadelerle düşünsel zenginlik yarattıkları için dört arkadaşa da sonsuz teşekkürler…
Sayın filo’ya gelince, olumlanmak her insanın hoşuna gider şüphesiz. Ancak birilerinin olumsuzlanmasıyla olumlanmak insanı rahatsız eder ve utandırır; tıpkı benim rahatsız olmam ve utanmam gibi. Hele hele olumsuzlananlar bunu hak etmemişse daha çok rahatsız eder insanı.
Yazının içeriği, farklılıkların bir aradalığına, aynılaşmadan ortak amaca yönelebilmeye, farklı görüşlerin/bireylerin özgünlüğüne dukunmadan ortak hareket etmeye dair olmasına rağmen sayın filo’nun, birey-kurum arasında karşıtlık görmesi bir yanılgı. Evet farklıyız. Hem düşünsel hem de ifade biçimiyle herkes kendisidir ve bu farklılık ‘iyi-kötü’ ayırımını hak etmediği gibi oluşturulan, oluşturulmaya çalışılan ortak zenginliğe eşit derecede bir katkıdır.
Yazının içeriği ile Nasname’de mevcut olan ve Nasname’nin manifestosu işlevini gören ‘biz kimiz’ yazısı karşılaştırıldığında bu anlayışın bana özgü olmadığı Nasname ailesinin ortak görüşü olduğu görülür.
Ayrıca, bu yazının yazılmasında en büyük etkenin, bir önceki yazıma dair yorum/eleştirisinde “nasıl bir kurumsallaşmadan önce, nasıl bir birey sorusu sorulmalı’ diyen arkadaşımız sevgili Faruk boran’dır. Bu da farklılıklarıyla birbirini tamamlayan bir topluluğun göstergesidir bence. Amaç bu topluluğu çoğaltmak(ister ismi Nasname ister başka bir şey olsun, önemli olan bu doğru anlayışın yayılmasıdır)toplumun geneline yayarak sağlıklı bir örgütlenme gerçekleştirmektir. Yazıya genel anlamda olumlu baktığı için, sayın filo’yu da aramızda görmek isteriz. Bizim insan harcama lüksümüz olmamalı artık. Mümkün olduğunca birbirimizi anlama ve ortak değerlerde buluşma esas amaç olmalıdır. Tartışmaya katıldığı için sayın filo’ya da teşekkür ediyorum…
Bu yazıyı kaleme almanıza vesile olsuydam ne mutlu bana.
İnanın çocuksu bir sevimlilik hissetim.
Mütevazi olmaya çalışıyorum demem daha yerin de olur.
Siyaset gibi,üst bir belirlenime sahip bilim dalı adına konuşmak çok kolaydır.
Konuşmak siyaset yapma anlamına gelmiyor.
Siyaset sorun çözücüdür..
Albert enstien,problemleri çözmeye çalışırken,elli beş dakika için de düşünüp,son kaln beş dakika da çözdüğünü yazıyor.
Evet bizler de,insanoğlunun şimdiye bağrın da yetiştirdiği en demokratik kürsü olan ineternet meramlarımızı yazmaya çalışıyoruz.
Kendimizi yazıyoruz.
Çözümler üzerine yorumlar yapıyoruz.
Temel ihtiyaçlarımza denk düşmediği gibi görünsede,uzun vada de asıl olan sorunlarımızın konuşulur,tartışılır bi hale getiriyoruz.
Son yirmi yılda bu kadar paramparça atomize parçalara bölünmüş bir kadim ulusun çocuklarıyız.
Birey den yola çıkarak,topluma şimdiye kadar,insanlık tarihinin en yüksek bilinci olan barışa kapılarını aralamaya yardımcı oluyoruz.
Ama,larımızı çok iyi seçerek.
Bunun ciddiyetinin ağırlığından olsada bir grginliği,üzerimde ağır bir şekilde,bir o kadar apışkan tarihi ağırlığın etkisinde dolayı,sözcüklerimi korkarak dile getirmeye çalışıyorum.
Bunun yarattığı gerginlikten dolayı,her defasında ön açıklamlar yapıyorum.
Önce yanlış anlaşılmamk için..
Toplumun en temel dinamiği olan,bireyi mutlaklaştırmak yerine,özgürleştirmek gerekiyor.
Birey kültürünün yerlerin dibinde kaybedildiği,tek tipleşmenin ağır bedellerinin ödendiği böylesi bir dönemde,herkes söylediklerine biraz daha insani bir duyarlılıkla,bilimin pencerinden bakabilmesi umuduyla..
Yapmaya çalıştığım sanat olup olmadığını bilmiyorum..
Bildiğim tek şey,hiç bir şey bilmediğimdir..
Yorum yaz