İŞGAL VE LÜTUF
Bir ülkeyi işgal etmenin farklı ama birbiriyle bağlantılı gerekçeleri vardır. Stratejik, güvenlik, sosyal, siyasal ve diğer tüm gerekçelerin altında yatan temel neden çıkardır kuşkusuz.
Bazı işgallerden elde edilen ganimetlerden sadece işgal eden ülkenin egemenleri yararlanırken bazılarında ise ganimet paylaşılır. İşgal(ler)den elde edilen ganimetin paylaşımında belirleyici etken, ülkede göreli bir refah ortamı yaratıp iç huzursuzlukları gidermektir.
Klasik Batı sömürgeciliği buna en iyi örnektir. Sömürüden elde edilen kazancın küçük bir bölümünü yoksul kesime ‘özellikle de işçilere’ aktaran bu tür işgalciler, işçileri kısmen “aristokratlaştırarak” iktidar için tehlike olmaktan çıkarmaya çalışırlar. Bu tür ülkeler, içte demokrasiyi inşa etmeye, refah düzeyini yükseltmeye ve bireysel özgürlük alanını genişletmeye çalışırken, sömürülen ülkelerin insanlarına ise her türlü barbarca uygulamayı reva görmektedirler. İçteki refah ve huzurun bedelini dışarıdakilere yoksulluk ve huzursuzluk olarak ödetirler. Bu anlayışın başta gelen temsilcileri ise Amerika ve İngiltere’dir kuşkusuz.
Türkiye’nin sömürgecilik anlayışı özelliklidir(!)…
Bu özellikli oluş, tarihsel-kültürel nedenlerden kaynaklanıyor.
Başka halklara acı çektirirken bile onlara lütufta bulunmuş olurlar. Bir anne-babanın yaşayabileceği en büyük acı çocuklarını kaybetmeleridir. Aynı şekilde bir çocuğa yapılabilecek en büyük kötülük de onu ailesinden, kültüründen tarihinden koparmaktır. Osmanlı devşirme sistemi, Müslüman olmayan halklara yaşatılan acı ve yapılan haksızlığa en çarpıcı örnektir. Bu insanlık dışı uygulamayı karşı tarafa yapılan bir lütuf olarak gören anlayış, birinci dünya savaşında bağımsızlıklarını kazanan Arapları da, ‘hain, kalleş ve nankör’ olarak değerlendirebiliyor. Bu yaklaşımın temelinde yatan şey, ‘kendilerine hizmet edilmesini karşı taraf için bir ayrıcalık’ olarak görmektir. En ılımlarında bile bu anlayışın izlerini görmek mümkündür.
Hatırlanacağı gibi Saddam’ın katliamından kaçan Güney’li Kürdler, “suni sınırlarda” bir insanlık dramı yaşamıştı. Uluslararası baskılar sonucu sınırı geçmelerine izin verilen Kürdlere bazı insani yardımlar yapılmıştı. Yıllar sonra Güney’li liderler, T.C tarafından kendilerine yönelik baskılara karşı ses çıkarttıklarında, Türkiye başbakanı Erdoğan tarafından “nankörlükle” suçlanmışlardı. Kürdlere yapılan gıda yardımında bizzat yer alan Erdoğan, Yaşanan insanlık dramını hatırlatarak ‘o günleri unuttu nankörler’ diyebiliyordu.
Erdoğan, o insanların ülkesini ( Kuzey Kürdistan) halen işgal altında tutan ve tüm zenginliklerini sömüren bir devletin başbakanı olduğunu görmüyordu. Erdoğan’ın davranışı Osmanlıdan günümüze sarkan ‘lütuf’ anlayışının bir devamıydı ve bu davranış, ‘karşı tarafın tüm su kaynaklarını zorla ele geçirdikten sonra onlara bir bardak su vererek minnet etmek’ gibi tuhaf bir iyilik anlayışından hiç de farklı değildir.
Güney’e saldırı, rol alan aktörler, oynadıkları roller, beklentiler ve açık-gizli hesaplarla Kürdistan’ı tam bir satranç tahtasına dönüştürdü.
Bir kaç yıldır masada olan ve değişik hesap/nedenlerle ertelenen bir projenin hayata geçirilmesine çalışılıyor.
Bu proje kabaca;
PKK’nın tasfiyesi, ehlileştirilmesi ya da İmralı – devlet denetiminden çıkarılarak farklı hedeflere kanalize edilmesi, Güney Kürdistan’ın Türkiye tarafından tanınması, Türkiye’de askerin hükümet üzerindeki egemenliğinin sona erdirilmesi ve Ergenekon tarzı derin çetelerin etkisizleştirilmesi,
Amerika’nın Ortadoğu projesinde, Türkiye ile Güney Kürdistan’ın müttefik olarak ortak rol oynaması olarak özetlenebilir.
Çok taraflı Ortak projelerde tarafların çokluğu ve bazı noktalarda çıkarların uyuşmaması taraflardan her birinin yedek bir projeye sahip olmasını da beraberinde getirir.
Türkiye’nin anlayışı ve geçmişe dayanan temel politikası, PKK bahanesiyle Güney Kürdistan’a girip Kürd oluşumunu yok etmek, yerleşmek ve zamanla ilhak etmekti.
Ordu ve Kemalistler, planları gerçekleşmese de, yıllarca sürecek bir savaşın nimetlerinden yararlanmak ve ırkçı-militarist iktidarlarını sürdürmek için böyle bir planı hala en iyi seçenek olarak görüyorlar.
Kemalizm’in yerel versiyonu da bu seçeneğin gerçekleşmesi için söylem ve pratiğiyle gereken katkıyı esirgemedi bu güne kadar. Yerel Kemalistlerin bu tutumu şaşırtıcı olmamakla beraber, Kürd halkının özgürleşmesi için dağa çıkan ve bu nedenle katledilen insanları yönetiyor olmaları bir trajedidir şüphesiz. Nasıl ki askerin ölmesi, Kemalist rejimin bekası için teferruattan öte bir anlam taşımıyorsa, gerillanın ölmesi de İmralı ve bir avuç yerel Kemalist’in saltanatı için bir teferruattır ne yazık ki.
İktidarda kalma güvencesi olarak Amerika ve Avrupa’yı gören AKP iktidarı ise, bu planı daha ılımlı bir şekilde hayata geçirme düşüncesini taşısa da, planın gerçekleşme olanağı sahip olmadığı, dahası böyle bir girişimin kendi sonlarını da getireceğinin bilinciyle daha ihtiyatlı davranma gereği duydu.
Dönem dönem ordu ve Kemalistleri aratmayan ırkçı yaklaşımıyla AKP, koşulların dayatmasıyla ‘zoraki demokratlığını’ sürdüreceğe benziyor. Bu zorunluluğun Güney Kürdistan hükümetini tanımayla sonuçlanacağını düşünen AKP, eşit iki halkın ilişkisini, diyalogunu sindirebilecek kadar “Türk-İslam” ideolojisinden sıyrılmış değildir. Kürd hükümetini tanımayı bir lütuf olarak sunmak isteyen AKP, bir yandan PKK’yi etkisizleştirmek öbür yandan da Güney’de istikrarsızlık yaratmak, liderleri yıpratmak ve onları muhtaç bir duruma sokmak istiyor.
Doğal olanı lütuf olarak görmek, demokratlık maskesinin altında yatan faşizmden başka bir şey değildir. Bu anlayıştan sıyrılmadıkları sürece de, gerçek bir barıştan, kardeşlikten ve birlikte yaşamaktan söz edilmesi inandırıcı olmayacaktır. Batı’nın Sömürgecilik şablonu buranın koşullarıyla örtüşmez. Dışarıda barbarlık ve talan, içerde ise kısmi demokratik açılımlar gerekli huzur ortamını sağlamaz. Çünkü Dışarısı (Güney) ile içerisi (Kuzey) aynı ülkenin suni sınırlarla ayrılmış halkından oluşuyor.
Bir örgütü etkisizleştirmek ile bir halkın özgürlük amacını söndürmek aynı şey değildir. Kürd halkı minnetli yaşamayı reddettiği için soykırıma ve sayısız katliama uğramıştır. Dahası, minnetli cennet yerine cehennemde özgürlüğü seçme cesaretini Cigerxwin ile seslendirmiştir. Cesareti, ne genlerinde ne kültürel üstünlüğünde ne de seçilmiş bir halk oluşundadır; sadece özgürlükten başka kaybedecek bir şeyi olmayışındadır. Kaybedecek çok şeyi olanların kaybedecek bir şeyi olmayanlara köleliği dayatması akıl tutulmasından başka bir şey değildir. Herkesin akıl tutulmasından bir an evvel kurtulması ve her halkın diğer halklarla eşit haklara sahip olduğunun kabullenilmesi dileğiyle…



Yorumlar (0 gönderildi):
Yorum yaz