Berzan BOTÎ : Kürd Ergenekon’unu Kürdler Çözecek
Öcalan’a karşı en ciddi ve kararlı muhalefetin Mehmet Şener ve arkadaşlarınca (PKK-Vejin) yapıldığı çoğu insan tarafından kabul görüyor. Mehmet Şener ve arkadaşlarının başka bir özelliği de, Kürd Ergenekon’unun çözüm anahtarı olabilecek bir iddiayı on yedi yıl önce ortaya atmış olmalarıdır.
Türkiye’de, ‘Ergenekon’ adıyla anılan faşist çetelere karşı yapılan operasyonlar geri dönülmez bir süreci başlatmıştır.
Operasyonun sınırlandırılması, suçluluğundan şüphe duyulmayan bazı insanların (Genelkurmay Başkanı gibi) kapsam dışı tutularak aklanmaya çalışılması gibi eksikliklere rağmen, Kemalizm ve kurumları ilk kez ciddi anlamda toplumsal boyutta bir sorgulanmaya tabi tutulmaktadır.
Gelişmeler, sistemin bir bütün olarak sorguya tabi tutulmayacağını; artık gizlenemeyen bazı çirkin uygulamaların ortadan kaldırılacağını; bu uygulamalarda yer alan bazı insanların tasfiye edileceğini; tasfiyelerle, hem demokratikleşmenin önünü açmanın hem de üst düzey bazı yöneticileri aklamanın amaçlandığını göstermektedir.
Bu yaklaşım, Türkiye’de, radikal ve hızlı bir demokratikleşme yerine, yavaş/reformist, özgürleştirici bazı yönleri kırpılmış ve Ortadoğu’ya özgü bir demokrasi anlayışının benimsendiği anlamına geliyor. Buna rağmen, gerçek demokrasiye ulaşmak için önemli bir gelişmedir yaşananlar. Bu nedenle gerçek demokrasi talebi olanlar bu eksik yaklaşımı gerekçe gösterip kayıtsız kalmamalıdır.
Herkesin beklentilerine yeteri kadar cevap vermese de, sistemden rahatsız olan her insanın bu sorgulama/hesap sorma sürecine dahil olması gerekir.
Ergenekon’un ırkçı yapısı, eylemlerin hedefinde Kürdlerin öncelikli yeri, Kürd ulusal sorununa yaklaşımdaki kati tutum hesaba katıldığında herkesten çok Kürdlerin taraf olmasını gerektiriyor.
Ciddi bir sorgulamayla otuz yıllık bir ihanetin tüm detaylarıyla ortaya çıkacağı ve Kürd muhalefetinin güdümlü olmaktan kurtulup gerçek bir özgürlük hareketine dönüşeceği gerçeği, duyarlı herkesin Ergenekon’da taraf olmasını kaçınılmaz kılıyor. Kürd ergenekon’u, Türk yargısının kararlarına/çözüm tarzına ve insafına bırakılmayacak kadar hayati öneme sahiptir Kürdler açısından.
İmralı’dan gelen "tarafsızlık" çağrısı, Kürd Ergenekon’unun ömrünü uzatmaya yöneliktir kuşkusuz. Çirkin ilişkiler ortaya çıktıkça telaşlanan Kürd Ergenekon’u şefleri, bir yandan ‘tarafsızlık’ çağrısı yaparken diğer taraftan da iddianamede yer alan (fişlenen) bazı insanları hedef gösterip kendilerinin sorgulanmasını engellemeye çalışmaktadırlar.
Kürd halkı, Kürd Ergenekon’unu kendisi sorgulamalı/yargılamalı ve mahkûm etmelidir. Çünkü Türk adalet sistemi devletin çıkarları doğrultusunda hareket edecek ve varması/varmaması gereken noktaları da bu anlayış belirleyecektir.
Kürd Ergenekon’u Ve Somut Deliller
Tümdengelim ve tümevarım, doğru bilgiye ulaşmak için kullanılan iki yöntemdir. Hangi yöntemin daha sağlıklı olduğu düşünürlerce sıkça tartışılmış, iki yöntemden birini tercih edenler olduğu gibi her iki yöntemin birlikte kullanılması gerektiğini savunanlar da olmuştur.
Bu iki yöntemi Kürd Ergenekon’una uyguladığımızda, tümdengelimin karşılığı teori, tümevarımın karşılığı da pratik olur. Öcalan’ın Kemalizm savunusu, başka hiçbir teorik belgeye gerek bırakmayacak kadar güçlü bir ihanet belgesidir. Aynı şekilde PKK pratiği de (iç infazlar, devrimci/yurtsever insanlara yönelik eylemler ve sivillere karşı katliamlar v.s.) ihanet dışında bir kavramla nitelendirilemez.
PKK’nin hem teorisinden hem de pratiğinden yola çıktığımızda vardığımız sonuç aynıdır. Yani her iki yöntemin uygulanmasında bir tutarlılık var; bu tutarlılığı sağlayan ise devletin çıkarlarına hizmet, Kürd halkına ihanet edilmiş olmasıdır.
PKK dışındaki Kürd aydın ve örgütlerinin elinde bulunan ihanet belgeleri, Türk yargısının elindekiyle kıyaslanamayacak derecede çoktur. Gelinen aşamada bu belgelerin ortaya konması ve Kürd Ergenekon’unun teşhir/tasfiye edilmesi, devrimci/demokrat/yurtsever/Kürd ve insan olmaktan kaynaklanan kaçınılmaz bir sorumluluktur. Bu sürece katkı yapmamanın, bilinenleri dillendirmemenin haklı hiçbir gerekçesi olamaz artık.
Öcalan’a karşı en ciddi ve kararlı muhalefetin Mehmet Şener ve arkadaşlarınca (PKK-Vejin) yapıldığı çoğu insan tarafından kabul görüyor. Mehmet Şener ve arkadaşlarının başka bir özelliği de, Kürd Ergenekon’unun çözüm anahtarı olabilecek bir iddiayı on yedi yıl önce ortaya atmış olmalarıdır.
On yedi yıl önceki iddia ‘PKK, Kürd halkı tarafından sevilen, her kesimin sahiplenebileceği niteliklere sahip bazı insanları öldürecek ve eylemleri devlete yükleyerek kitle desteğini artırmayı hedefleyecek’ idi. Çarpıcı olan, bu listede yer alan Musa Anter ve Vedat Aydın’ın iddiadan kısa bir süre sonra “faili meçhul” bir şekilde katledilmeleridir. Yani tam da iddia edildiği gibi.
Bu iki cinayeti, bazı itirafçıların sınırlı bilgileriyle çözmeye kalkışmak ihanetin kaynağına ulaşmayı engeller. Bu iddia kadar önemli (aynı zamanda bağlantılı) başka bir olayda, itirafçılara af çıkarılmasıydı. En ufak bir hatayı hatta insani bir duyguyu bile ölümle cezalandıran PKK, itirafçılara ‘neden af çıkarttı’ üzerine düşünmek lazım. Varılacak mantıklı sonuç, ‘iki tarafta da rahatça iş görebilecek hareket alanları geniş olacak infaz timlerinin işini kolaylaştırmak’ olacaktır.
İki soru;
Öldürülecekler listesinde yer alanlara ulaşma noktasında sıkıntı yaşayan ‘Vejin grubu’ elindeki listeyi PDK-Bakur yöneticilerine verdi mi?
Bu listede yer alanlar PDK-Bakur yöneticileri tarafından uyarıldı mı?
Bu iki sorunun da yanıtı tereddütsüz evettir. Ne Mehmet Şener’in arkadaşları ne de PDK-Bakur bunu yalanlayabilir.
O dönemde kongre hazırlıkları yapan PDK-Bakur geçici bir komiteye sahipti. Dönemin geçici sekreteri ne yazık ki yaşamıyor ama komitede yer alanlar (kimi Avrupa’da kimisi de Kuzey Kürdistan’da) hala yaşıyorlar. Aynı şekilde M. Şener’in arkadaşlarından da (sürece tanık olanlar) yaşıyorlar. Bu nedenle isimlerini söylemek (Etik kaygılardan dolayı) doğru olmaz. Beklenti, kendilerinin bu konuda açıklama yapması ve halkı ayrıntılı bir şekilde bilgilendirmeleridir.
Söz konusu liste/belge PDK-Bakur’un arşivindeyse, şu anki yönetime sorumluluk düşmektedir. Her iki tarafın konuya dair açıklamaları, Kürd Ergenekon’unu teşhir etmekle kalmaz, Kürd halkının ulusal-demokratik mücadelesine çok önemli bir katkı olacaktır. Umarım bu katkıyı esirgemezler.
Türk yargısının çıkarları doğrultusunda sızdıracağı bilgilerle yetinmek yerine, elimizdeki bilgileri paylaşarak, ortak bir bilgi havuzu oluşturarak sorunu kendimiz çözmeliyiz…



Yorumlar (30 gönderildi):
ayrıca ewdıllenin ergenekoma taraf olmak istememesinin nedeni nedir açıklasın.yıllarca bizim insanımızı gizlice kafasına sıkanları oldugunu söyleyenlerden biride apocu insanlar degil mi.ewdılleh taraf degilse sen ol opocu gençlik.yoksa ewdılleh sizin adınıza mı karar veriyor.
Klasik aydın çözümsüzlükleri üzerine teorilendirilmiş bakış açıları. Teorik anlamda hiçbir anlama ve daha doğrusu Kürd Toplumuna aplike asimileden önce kazandırılamayacak değerlerin "ortada fol ve yumurta yokken" içselleştirilmesine çalışılması saçmalığıda neyin nesi... Dahası bu Ergenekon meselesi sadece MGK. Suç Devletinin bir ve ilk kirli çamaşırı değil ve son da olmayacak... Ekstradan Ergenekon'un nereden ve neye/kimlere karşı ismen ve kısmen esinlenerek yaratıldığını da açıklarsanız en azından kendi Ulus'unuzu(söylediğime kendim bile inanmadım) şad û serblind edersiniz... Mesela bir ipuçu Şarûzor... gerisini sen araştır... işin özü tüm ortak aydın saçmalıkları aynı yere çıkar daha doğrusu bir sonuca çıkmaz o da çözümsüzlük... Malum ya Türk-Pers-Arab kardeşlerimizin yanında kala kala onların ne kadar zırvaları varsa onları edinmişiz, Kürd Ergenekon'un tasfiyesi...blah blah blah blah..Bakınız aziz kardeşlerim; çözüm aslında çok açıktır ama janjanlı laflardan ve artistik patinajlardan kimse(aydınlar/rewşenbir/ronakbîr) çözüme gideni görmek istemez... Niye mi? Çünkü çoğu ya dibe vurmuş, hatalarının yekünü olan tecrübelerinden artık gidecek yolu kalmamış ex-asker/müritler olarak yaptıkları tek şey kısır tartışmalar vsvsvs. Bize İmralı'daki Kaşmer'i anlatmanıza gerek yok, o ta Kürd'leri kadınların şahsında (!!!!??) özgürleştirdiğini/özgürleştireceğini söylediğinde zaten bitmiş bir foseptik olduğunu deklare etmiştir...Doğrusu hiçbir askeri/ekonomik alt yapısı bu şekilde kalmayacak ve oluşamayacak- olmayan ulusal-demokratik(???) Kürdistan'ın nasıl mücadele edeceğini de bir zahmet açıklarsa bu aydın kardeşlerimiz en azından biz cahil takımı evliya mezarı görmüş mürit misali hakk'a ereriz... Daha bir devletleşme sürecini tamamlamadan bu kadar bürokrasiye ihtiyaç ve çağrı niyedir anlamış değilim?Açın arşivleri diye talep de bulunulması da neyin nesi?Ne değişecek ki? Sonuç itibariyle Kürd hareketlerinin dünyaca sömürge MGK. Devletinin ve Emperyallerin global çıkarları doğrultusunda terörize edildiği şu konjonktürdeki anlamı nedir anlayamıyoruz? Şunu açık belirtelim diyelim ki Kürdistanî çıkarlarımıza köstek olanlara posta koyacak yeterlilikte ne organizasyonlarımız ne de askeri/ekonomik ve kültürel/eğitim/öğretim anlamında alt yapımız yok diyelim de kendimize karşı dürüst olalım... Birileri tukaka diyecek ama böyle maalesef gerçeklik... Postanı koyamadın mı kurgulayamadın mı? işte adamı kültürel haktı, insani değerlerdi, insanlık onuru diye sokak sokak böğürtürürler... Geçelim bunları ve gerçekliği iyi kavrayalım, siyasal/askeri/ekonomik ve kültürel-/eğitim/öğretim- alanda güçlenmenin formüllerini kurgula ve uygula... bunun yolu budur. bilmiyorum siz ne düşünürsünüz.
Çok ciddi iddialar bile ortaya atıldığında sorunu kişiselleştirme, meselenin polisiye/magazinsel yönü üzerinde yoğunlaşma ve sorunu çözmek yerine daha da karmaşıklaştırarak gereksiz karşıtlıklar yaratma noktasında oldukça becerikliyiz. Böyle durumlarda bazılarımız var ki, saldırganlaşmakta, ukalalık yapmada ve kendi egosunu tatmin etmede sınır/değer tanımamaktadırlar. Bu tür insanların hangi tarafta yer aldıkları fark etmiyor; seçilen taraf hangisi olursa olsun, ortak değerler tahrip edilmekte, insanlar rencide edilmekte en önemlisi de karanlıklar aydınlatılamamaktadır.
Bu olumsuz anlayışın egemen olduğu bir ortamda, Sayın Mamıko’nun, düzeyli, sorunu aydınlatmaya yönelik ve dürüstçe yorumu çok anlamlıdır. Böyle bir PKK’liye saygı duymamak ve kafasındaki soru işaretlerini gidermek için uğraşmamak mümkün değildir. Kullandığı dilin düzeyi ve sorunun çözümüne yönelik örnek yorumundan dolayı kendisine teşekkür ederim.
Sayın Mamıko,
Yorumunuzda,
‘Özellikle Kürd ergenekonu ve SOMUT DELİLLER başlığı altında iç infazlar devrimci yurtsever insanlara yönelik eylemler ve sivillere karşı katliamı pkk pratiği olarak belirtmişsiniz ben 36 yıldır kürdistanda yaşıyan biri olarak bu iddalarınıza şahit olmadım’ diyorsunuz.
İnsan bir kişiye/kuruma anlamlı değerler yüklerse olumsuzlukları görmek istemez. Bu noktada sizi anlıyorum. Birkaç örnek, geçen yıl Diyarbakır’da(dershane öğrencilerinin katliamı) ve Ankara’da (Anafartalar çarşısı), bu yıl da İzmir’de yapılan eylemler sivillere karşı ‘katliam’ iddiasını doğrulamaz mı? Bu tür eylemler için’ savaştır, ister istemez bunlar yaşanır’ yaklaşımı anlaşılabilir. Ancak, yıllarca, sistematik olarak koruculara karşı yapılan eylemlerde, kadın-çocuk demeden sivillerin katledilmesinin hiçbir haklı gerekçesi olamaz. İstenmeden savunmasız insanlar da öldürülebilir savaş ortamında, ama sistemli ve karar alınarak (özellikle de çocukların) sivillerin katledilmesi PKK pratiğine dair iddialarımı yeteri kadar doğrulamaktadır sanırım. İç infazlar, yurtsever/devrimci insanların katledilmesine de yüzlerce örnek verilebilir… Dediğim gibi, sizin görmemeniz, PKK’ye yüklediğiniz değerlerle bağlantılıdır diye düşünüyorum.
Esas sorunuza gelince, ‘Ape musanın ve Vedat Aydının katledilmesinin sorumlusu olarak pkk yi hedef göstermektesiniz böyle bir belge varmı? Ayrıca kürt ergenekonu olarak tanımladığınız ve ihanet belgeleri diye bahsettiğiniz belgeleri açıklıyabilirmisiniz Bu belgeler kimlerde saklı tutulıyor gerçekmi hayali belgelermi’ diye soruyorsunuz.
Evet, bu iddia doğrudur. Ahlaki kaygılar ve sorunu ‘sen-ben’ kısırlığına dönüştürmemek adına isim vermedim. Ancak bu iddiaların/belgelerin sahiplerini (kurumsal olarak) belirttim. Beklenen, muhattapların çıkıp açıklama yapmasıdır. Ne yazık ki şu ana dek sessiz kalmayı yeğlediler.
Musa Anter ve Vedat Aydın’ın katledilmesinde hangi itirafçının, hangi Jitemcinin (ki o dönemde iç içe geçmişlerdi hatırlarsanız) görev aldığından ziyade, PKK’nin böyle bir kararının olup-olmamasıdır önemli olan. Tekrar ediyorum, böyle bir karar var. Bu iddianın sahipleri de PKK-Vejin’dir. Listeyi alan da PDK-Bakur’dur. Ve listede yer alan bazı insanlar da o dönemde uyarıldılar. Benim açıklamam bunlarla sınırlı kalmak durumundadır, önemli olan işin içinde olanların bunu açıklamasıdır. Bu yöndeki beklentim/umudum devam ediyor. Umarım gereken açıklama yapılarak ‘Kürd Ergenekon’u’ teşhir edilir.. Dostça selamlar… Berzan BOTÎ
Üstünkörü lafı tellendirip, ciddiye almamak bir çaba içerisinde olduğunuzu en az benim kadar kinayeli şekilde dile getirmişsiniz, belirtmek istediğim şey açık; yaratılan değerlerin(ne değer ne değrler ama¼#\???!!), vurguladıkları ve sonuçları itibariyle bir anlam ifade etmedikleri, bırakın özgürlüğü ve eşitliği bir bardak suya ve bir parça gıdaya ve derme/çatma barınağa muhtaç şekilde 1.dereceden fizyolojik ihtiyaçları için köpekleştirilmiş bir insanlığa dayatılan değer altındaki kültür emperyalizminin saçmalığına dem vurmak istemiştik, sorunun ne olduğunu ve bu saatten sonra yapılacak olanın/olması gerekenin bir varoluş/yokoluş mücadelesi kurgusuyla temellendirilmesinin ve insanlardan alınan bütün ki sizin deyiminizle doğal hukuktan kaynaklı en ilkel haliyle komünitel haklarının iadesi mücadelesidir bahsettiğimiz. O emperyallerin ve kanla yarattıklarının topunun canı cehenneme... Kimse aptal değil ve kimse de zeka özrüyle son 30 yıla damgasını vuran PKK. hareketinin kurgusunda ve pratiğinde yamuk bir durumların olmaması durumunda şu an muazzam bir toprak parçasına ve federal devlete sahip olunması ancak sonuç itibariyle olunmayışının temellerini ve kimse düşman 4 devletin kartlarını ve sistemlerini güçlendirmekten öte bir fonksiyonu olmadıklarını iddia etmiyor... Sadece diyorum ki; bahsettiğiniz içi boşaltılmış CV.'nizde yazılı değerler ne bize özgürlüğü ne de insanlığa rahat bir soluk getirmiştir. Olması gereken ancak hiçbir zaman pratik bulmayacak sadece vitrinlik değerlerin, ensesinden yumruk eksilmeyen Kürd için esprisi nedir ona dem vurduk. Samimi olalım ve diyelim ki şu an itibariyle ve son yüzyılın her karesinde elimizi masaya vuramamış, yeteri kadar örgütlenememiş, örgütlü yapıları sahte önderlikleri ve üst kadrolarınca kendi amaçları için silikleştirmiş, sahte önderlikler yaratmak suretiyle aleme maskara olmuş, tek kişiye indirgenmiş bir ulus mücadelesi veriyormuş ayağına yatmış, hiçbir şekilde günün koşullarına uygun güncellenmiş bir dil/kültür/sanayi yaratamamış, yaşadığımız yöreleri her surette kan gölüne çevirmeyi bir meziyet haline getirmiş, 25 milyonluk Kürd nüfusundan asimilasyon sonucu kala kala 10-12 milyonluk kısım olarak binlerce parçaya bölünmüş ve hala antik yunan'ın ve yakın çağın emperyallerinin insan kanıyla boy abdesti alınarak, kurgulanmış değerlerini baş tacı etmek gibi bir hastalıkla ÖZGÜRLÜĞÜ istiyor olmanın derin gafletini dile getirmenin yanlışı ve ciddiyetsizliği nerede merak ediyorum? Geçen sitede okudum, diyordu ki editör "yenilgi içselleştirildi" hep birlikte bunu başardık, hepimizin ortak eseri, PKK.'nın başarısızlığı ve sahte önderlik çabalarının ayyuka çıktığı ve güncel itibariyle deşifre olduğu bir dönemde, boy boy infazların teşhirinin inanın halk nezdinde bir tesiratı olmayacaktır. Çünkü kitle psikolojisi insanları zamanla koyunlaştırır ve bilinci yokederek, anlamsız sloganları ve kurguyu ortaya çıkarır, ne gibi mi? bakın Kürd'lerin ve parti/lerinin yaptığı mitinglerindeki gösterilere, daha yakalanarak, getirildiği uçakta açık çek verip "hizmet'e amade" olduğunu beyan eden sahte ve iki yüzlü serok'un kendisine yapılan taltiflerine... De hadi düzelt düzeltebilirsen milleti... Zor güç ve zahmetli iş... Biz sadece despot cumhuriyet'in kuruluşundan bugüne kadar ki süreçte eğitim/öğretim/sanayi/endüstri üzerine kafa patlatıp bu yönlü liberal bir kurgu dahi yapmış olsa idik, bugünkü konumdan daha sağlam kartlara sahip olurduk, Kürd'ler dünya nezdinde 18/19/20/21. yüzyılların bütün zamanlarının demlerinde hep konjonktür itibariyle uygunsuz görülmüştürler. Çünkü emperyallerin ve de öncü konumdaki merkezi otoritelerin otoritesini sarsıcı hiçbir rol üstlenmeyi kendimize layık görmemişiz ve 21. yüzyıl gibi artık insanlığın Dünya'ya sığmadığı bir siber çağın eşiğinde elimizde keleş'ler o dağ senin bu dağ benim misali gezer dururuz, bu meselenin 21.yüzyıla gelmeden katliam ve soykırım yeme pahasına da olsa çözülmesi gerekirdi... Tarihsel diyalektiğini yapalım ve ondan sonra içine entel/dantel söylemleri iliştirelim diyorum... PKK. kendisiyle birlikte hizmet ettiği amaç itibariyle Kürd'leri mahvetmiştir, bunda kimsenin şüphesi yok ama alternatifsizlik, çaresizlik, öndersizlik, adaletsizlik Kürd'leri bütün değerlerini kapsayıcı sosyalist enternasyonal perspektif kazandıracak, muhafazakar kesimlerini de öncü kadrolarda görecek şekilde -Filistin'in İslami ve Sosyalist fraksiyonlarında olduğu gibi- bir yapı/organizasyon/örgütlülük yaratamamanın sonuçları bugün biz Kürd'leri esarete mahkum etmiştir. Önceki yazımın hala arkasındayım, Kürd'ler dünya'ya posta koyacak kurumsallaşmayı sağlayamadığı sürece daha düne kadar Kürd'lerin nüfusça çoğunluğu oluşturduğu, T.C. genç despot cumhuriyetine angaje edilmesi gerekliliği İttihatçılarca savunulan ve belgesiyle Lozan'da vurgulandığı Kürd şehirleri olan Musul/Kerkük'ten işte bu şekilde kovulması normaldir. Yani düşünebiliyor musunuz? Musul ve Kerkük'ün Arap fraksiyonun eline geçerek, ordan sağlanacak yeraltı kaynaklarının işletilerek elde edilecek fonlarla dünyanın dört bir tarafını kana bulayan "sözde İslami" Terör Örgütlerinin finans edilmesi o çok meşhur, CV.'nizde yazılı değerleri yaratan emperyallerin umrunda olduğu? Değil tabi ve garibim Kürd'ün sahip olduğunun gasp edilmesi hiçbir şekilde abes olmamakta olduğunu savunan bütün değerleri sorgulamak da benim gibi zulmün kallabisine muhattap olan Kürd için farzdır. O değerlerini alıp, başlarına çalsınlar. Kürd'ün kendisine söylemesi gereken; "21.Yüzyıl, sol elimde kılıcım, kılıcım gökyüzüne yarım daire çizer vaziyette ve sağ elimde silahım kalbimin üzerinde olacak şekilde yapayalnız kalınıp, katledilmek pahasına da olsa yeterli alt yapıyı kurgulayıp, hayat yerleşkesinden gitmeyi göze alacak kararlılıkta sadece Kürdistan için" demediği sürece işte bugünkü ahvalde b.k'unda boncuk arar misali dolanıp, durur... Benim derdim buydu, isterseniz magazinsel isterseniz fantastik kısmı deyin umrumda değil, Kürd'lerin insanlarda olduğu iddia edilen kader olgusunda olduğu gibi iki kader çizgisi vardır. Bunlardan ilki şu anki silikliği devam ettirmek veyahut varolana isyan ruhuyla karşı çıkıp dünya tarihine bir efsane olarak kendini benimsettirir. Gri ton yok, ya esaret veyahut olamayacağı, imkan dahiline getirilemeyecek olguları zafere taşıyıp, GERÇEK BİR EFSANEYE DÖNÜŞ.... Saygılarımla.
İlk yorumunuzda olduğu gibi ikinci yorumunuzda da, yazının içeriğine dair hiç bir eleştiri/katkı veya tartışmayı geliştirici etken yok ne yazık ki. Bu nedenle cevap yazma - yazmama noktasında epey tereddüt ettiğimi belirtmek istiyorum. Sizi anlamaya çalıştığımı ama bunda fazlasıyla zorlandığımı bilmenizi isterim. Yazıda geçen iddia ile CV (öz geçmişim) arasında nasıl bir bağlantı kurulduğunu ve buna neden gerek duyulduğunu anlayamamamı anlayışla karşılayacağınızı umuyorum.
Bildiğiniz gibi insanlar benzer özelliklerinden dolayı bir tür olarak kabul ediliyor. Bu benzerlikler, ortak özellikler herkesi aynılaştırmıyor ve özgünlüklerini de ortadan kaldırmıyor. İnsanlarla iletişimde onların değerlerini, hassasiyetlerini göz ardı edemeyiz. Bu nedenle de insanlarla sağlıklı bir iletişim kurmak istiyorsak, herkese karşı aynı dili/tarzı kullanmak yerine karşımızdakinin hassasiyetlerini hesaba katmalıyız. Tartışmalarda amaç, karşılıklı eksiklikleri gidermek, yanlışları ayıklayarak doğru olana birlikte varmak olmalıdır. Bu nedenle de hakaret etmek, duygularımızı ön plana çıkararak insanları rencide etmek gibi bir hakkımız ve lüksümüz yoktur/olmamalı…
Size doğal gelse de, kullandığınız dil rahatsız edicidir. Bu düzeyde tartışmaların verimli olmayacağına inandığım ve kişisel polemiklere girmek istemedim için bundan sonra (bu tarzınız devam ederse) size cevap vermek istemememi anlamanızı bekliyorum. Eleştirinin keskinliği/sertliği beni rahatsız etmez; kullanılan dil rahatsız eder. Umarım bundan sonra (yazarsanız) daha düzeyli eleştirilerinize maruz kalır ve ben de seve seve cevaplarım/cevaplamaya çalışırım.
Eleştirilerinize gelince, değerler ve o değerleri savunduklarını iddia edenler arasında bir ayırım yapmazsak elimizde değer adına hiçbir şey kalmaz.
Ortaçağ karanlığını yaşatanlardan, Filistin’li çocukları öldürenlerden veya satırla insanları doğrayıp kezzap dökenlerden dolayı inançları (Hiristiyanlık-Yahudilik-İslam) mahkûm edemeyeceğimiz gibi, Emperyalistlerin vahşi uygulamalarından dolayı da insani/demokratik değerleri de mahkûm edemeyiz. Aynı şekilde, Stalin’in diktatörlüğü sosyalist değerlere sırt çevirmemizi gerektirmediği gibi, Öcalan’ın Kemalist kimliği de Kürd sorununa küsmemizi gerektirmiyor.
Doğal haklar ile ilgili eleştirilerinizin benzerlerini ve doğal olandan ne anladığımı ‘Kürd Sorunu: Doğal İle Tuzak Arasında Seçim’ başlıklı yazıda görebilirsiniz. (yazı Nasname’de mevcuttur) Yazıyı okuyacak zaman bulursanız sevinirim. Çünkü okuduktan sonra haksızlık yaptığınızı, soyut-romantik bir haklar/değerler anlayışına sahip olmadığımı göreceksiniz…
Son otuz yılı insanlar çok ağır yaşadı. (siz de ağır yaşamışsınız, yorumunuzda belirtmişsiniz) Öcalan’ın Kemalist kimliğinin açığa çıkması birçok insanda hayal kırıklığı yarattı. Bu insanların mücadelesi, fedakarlığı, iyi niyeti amaçladıklarının ötesine hatta karşıtına sunuldu ne yazık ki. Bu durum, öfkelenmek, küsmek, inzivaya çekilmek gibi duyguların/davranışların yaşanmasına neden oldu. Bu da çok insani ve anlaşılır bir durumdur, eleştiri konusu yapılamaz bence.
Doğrusunu isterseniz ben ağır yaşamadım, en azından duygu olarak. Reel sosyalizmi umut olarak görüp alkışlamadığım için çöküşü de bende derin hayal kırıklığı yaratmadığı gibi sol değerlere sırt çevirmemi de gerektirmedi.
Öcalan’a dair düşüncelerim otuz yıl öncesinde de olumsuz olduğu için, onun Kemalist kimliğinin deşifre olması beni şaşırtmadığı gibi Kürd halkının özgürlük mücadelesine ve bu mücadelenin yarattığı değerlerden vazgeçmeme de neden olmadı. Dahası birçok insanın yaşadığı hayal kırıklığı, ihanete uğrama duygusu, emeğinin boşa gittiği düşüncesi bende hiç oluşmadı. Bu nedenle de ağır yaşamadım ve pişmanlık duygusuyla tanışmadım bu güne kadar. Ağır yaşayan insanların duygularını/tepkilerini anlıyorum; onların da, düşüncelerimle, değerlerimle barışık yaşamamı anlamalarını bekliyorum. Bu durum, değişime direndiğim, geçmişte yaşadığım ve düşüncelerimin hiç değişmediği anlamına gelmez. Ama ilke düzeyinde düşüncelerim ve (yanlış uygulamalara karşın) insani değerlerim değişmedi. Bu açıklamalar, yanlış anlamalardan kaynaklı haksız eleştirileri gidermek ve daha verimli/düzeyli bir diyalog kurabilmek amacıyla yapıldı. Umarım işe yarar. Hoşçakalın, selamlar…
öncelikle dikkate alıp cevap verdiğiniz için teşekkür ederim
Evet, bu iddia doğrudur. Ahlaki kaygılar ve sorunu ‘sen-ben’ kısırlığına dönüştürmemek adına isim vermedim. Ancak bu iddiaların/belgelerin sahiplerini (kurumsal olarak) belirttim. Beklenen, muhattapların çıkıp açıklama yapmasıdır. Ne yazık ki şu ana dek sessiz kalmayı yeğlediler.Cümleniz yine çok iddialı ve keskin bir cevap olarak gördüm sizin yazınızdan sonra bu cevabıda kendimce çok aradım demin okuduğum bir yazıda sizin gibi radikal çıkış yapanlara cevap gibi yazılmış bir yazı (AKTÜEL BAKIŞ COM ingiliz ve yahudi sermayesi benden rahatsızlık duyuyor)Ayrıca Selim Çürükkayayada site olarak çağrıda bulunuyorsunuz Tam bir anti PKK sitesine dönüşüyor ve özelliğini yitirmeye başlıyor sizden tek ricam bizden Abdocu değil Apocu olarak bahsedin SAYGILAR
sayın Mamıko'ya,
Kuşkusuz bu konudaki yanıtım; sizin bu yazıya yinelik ele aldığınız konular değil.
Değerli dostum Berzan konuyla ilgil gayet makul yanıtı verdi. Benim asıl değinmek istediğm bir başka konu var.
Şu cümleniz önemli ve yanıt verme ihtiyacı hissetim. Cümleniz: 'sizden tek ricam bizden Abdocu değil Apocu olarak bahsedin'
Ben şahsım adıma ve bu Nasname'de oturtmak istediğim dil, uslubu bunun üzerine bina etmedim. Bu tür kavramları kullanmadım ve kullananları da tasvip etmem.
Öcalan'a en makul hitap: Abdullah Öcalan'dır.
Ön sıfatları, titil vb ünvanların hepsini bir kenara atarak:
PKK Eski Genel Sekreteriydi, diyebiliriz.
İster biz buna Ankara PKK'si ister Diyarbakır PKK'si diyelim.
1976'lara kadar APO hitabı -bizim Kuzey Kürdistan'da- ve genel olarak bölgemizde; bir tek Melle Mustafa BARZANİ için kullanlırdı.
Neden?
Çünkü Barzani demek suçtu.
Mele Mistefa suçtu..
Berzan ve Barzani ismleri en yasaklı isimlerdi. Halk o nedenle ona APO derdi.
Peki bu neden Abdullah'a evirildi? Monte edildi veya mal edildi?
Bu çok bilinçlidir.
Biz APO=BARZANİ kültürüyle yoğrulmuştuk.
Solculuk, devrimcilik, sosyalizm ve gider ayak KD, PKK ile tanışınca da:
'HAİN BARZANİ', dedik.
Ama APO'yu ondan kaptık.
Barzani, yani Melle Mıstefa Barzani 'hain' ama APO ismi baş tacı edildi. Bu başın tacı da Abdullah Öcalan'a giydirildi. Atatürk'ün şapka kanunundan daha şeddit ve kanlı oldu.
Ancak kimse fark etmedi.
Kavga bu isim üzerinden değil,
Melle/molla gerici...
Talebe/Ankara'dan gelen ilericiydi(!)
Gelelim Abdullah isimine...
Halk arasındaki söylem şekilleri:
Apo, Abdo, Evdile, Evidleko, Ebê...
Her yer ve yöreye göre değişir.
Birinci şekli olan APO; samimiyet, sempatikleştirme ve AMCA kavramı yerine de geçer. Böyle olunca da; AMO, MAM, MAMO de denir.
Gelelim APO ve ABDO'ya...
Bunları kullanmıyorum.
Bazıları APO-APO/CU veya ABDO, ABDO/CU dese de pek şık kaçmaz.
Öcalan Taraftarları..
PKK Sempatizanları...
Öcalan sevenler...
Öcalancılar...
Bunlar makul şeyler. Hatta mürit bile dememek gerek. Çünkü en bağnaz, en fanatik 'mürit' bile hiç beklemediğin anda zıddına dönüşebilir.
Bu konuda -geçmişte ben de- hataya düştüm.
Apocular, Müritler veya Abdocular demiş olabilirim. Bence bu bir hatanın kabulü de görülmeli.
Benim Nasname'da hakim kılmak istediğim sıfat ve yaklaşım bihakken yerini bulmalı.
Biz size bundan sonra; ne Apocu, ne Abdocu ne Öcalancı diyeceğiz.
Tek sıfatınız var:
Öcalan Taraftarları veya Sevenleri...
Ama siz kendinize ne derseniz deyim.
O konuda özgürsünüz.
Bu yaklaşım ve uslubunuz korumanız dileğimle; Sayın Mamıko...
Selamlarımla.
Lütfen bu küfür ve hakaret edebiyatını Nasname'den atın artık.
Lütfen antiPKK ve antiAPO culuk yapacağım diye farkında veya farkında olmadan Kürtlerin tüm değerlerine hakaret etmeyi bırakın.
Lütfen mürit-şeyh ilişkisini reddederken kendi müritlerinizi oluşturduğunuzun farkına varın ve bazı yazarlarınıza iltifat edilerek şeyh üstü bir konuma getirildiğini görün.
Lütfen tüm kurgunuzu,tüm site düzenininPKK ve APO karşıtlığı üzerine kurmayın.Bu halka anlatacak çok malzemeniz olduğunu bilin vee farklı şeyler işleyin.
Ben sizin gibi düşünmesem de birer Kürt aydını olarak hepinizi önemsiyor ve okumaya değer buluyorum.Nasname'ye vakit ayırıyor ve ne yazdığına bakıyorum.Ama siz de aydın sorumluluğu ve bilinciyle olayları değerlendirin lütfen.Sizin anlatacağınız,bizim de okuyacak çok şeyimiz var.Küfür ve hakaretten başka.Selam,devam ve küfürsüz bir tarzla...
Eleştirilerden rahatsızlık duymak, yapılanların, söylenenlerin savunulamamasından kaynaklanıyor. Ben yazıda geçen iddiaların arkasındayım, dolayısıyla keskinlik derecesi ne olursa olsun eleştiriden rahatsız olmam. Rahatsızlık, hakaret içeren ve belli bir düzeyi tutturamayan yorumlarla ilgilidir. Yorumlarla ilgilenen arkadaşımızın hakaret içermeyen her yorumu yayınladığından emin olabilirsiniz; tıpkı son yorumunuzu yayınladığı gibi...
Musa Anter Ve Vedat Aydın'ın öldürülmesiyle ilgili yazılanlar doğrudur. İşin bilincinde/içinde olan ve o dönem alınan kararı(listeyi) deşifre edenler de alanlarda yazıda verilmiş. Sorun ilgili kişi ve kurumların sessiz kalmasındadır. Zaten şu ana kadar iddiada adı geçenlerden (kurumsal olarak isim geçiyor)iddiaları red eden, yalanlayan veya farklı bir şekilde açıklama yapan çıkmadığına göre 'sükut ikrardır' dan başka bir şeyle açıklanamaz.
Suçlama ağırdır, bu nedenle şaşırmanız ve tepki göstermeniz doğaldır. Son zamanlarda Türkiye ve Kürdistan'da ortaya çıkan olaylara baktığınızda anlaşılır gelebilir size. Mesela Sabancı suikastının arkasında Veli Küçük'ün çıkması, DHKPC içinde derin devletin etkisini göstermez mi? Yıllar önce bu eylemi devlet yapmıştır/yaptırmıştır dendiğinde birçok insan iddiaları abes olarak değerlendiriyordu.
Bütün iddiaları bir kenara bırakarak, Musa Anter ile Hogir'in buluşmasının nedenleri ve bu buluşmanın kimler tarafından organize edildiği üzerinde kafa yorarsanız, eminim kafanızda bazı soru işaretleri oluşacaktır. Yazıda geçen iddiaların peşine düşmeniz, doğruluğunu sorgulamanız sevindirici, umarım bu tutumunuzu her alana ve herkese karşı sürdürürsünüz...
Yaklaşım tarzınız biraz sert olsada bilmediğim konularda beni aydınlattığınız için teşekkür ederim.Ayrıca Sayın Botinin sert eleştirilere bile kibarca yaklaşımı ve üslubu için teşekkürler Sizlerin ve sizin gibi kürt aydınlarından Öğreneceğimiz çok şeyler vardır Ama sizlerden ricam site anti PKK sitesi haline dönüşmemesi Yazılarınızda tarihimize Kültürümüze değer yargılarımıza ve Kürdistan gençlerini eğitici tarzda olması dileğiyle SELAM VE SAYGILAR
Sitenizde PKK-Vejîn ve PDK-BAKUR ile ilgili Barzan Botî’nin yazdığı yazıyı gördükten sonra, durumla ilgili bu yazıyı yazmak benim için bir zorunluluk oldu. Berzan Botî’nin bahsettiği dönemde PDK’nin geçici komitesi içinde yer alıyordum ve Güney Kürdistan- Kuzey Kürdistan arasındaki ilişkilerden direkt sorumluydum. PKK-Vejîn ayrışmasından yaklaşık bir hafta sonra Sarı Baran’la ilk görüşmeyi de ben yaptım. Ne o görüşmede, ne de ondan sonraki görüşmlerimizde bize herhangi bir belge ulaştırılmadı. Sadece bildiri düzeyinde PKK içindeki iç infazları ve çarpık yapılaşmayı anlatan komu oyuna açık yazılar bize sık sık gönderildi. O dönemde PKK-Vejîn’in çıkardığı bildirileri Berzan Botî belge olarak algılamışsa, bunu bilemem… o bildirilere de her yerde ulaşması mümkün. Ayrıca 1995 yılına kadar da Sarı Baran’la PDK’nin ilişkileri devam etti. Bu tarihe kadar da bahsedilen hayal mahsulü belge bize ulaşmadı.
Barzan Botî, sözü edilen kongre sonrası dönemde böyle bir belge olsaydı kolayca ulaşabilecek imkanlara sahipti. Varsa böyle bir belge açıklamasını ben de isterim. Ama böyle bir belgenin ya da bilgilendirmenin olmadığını çok rahatlıkla söyleyebilirim.
YUSUF ZİYA
Çirkin ilişkilerin teşhir edilmesi için yazdığım 'Kürd Ergenekon'unu Kürdler Çözecek' başlıklı yazıda amaç, PKK-devlet ilişkisinin geçmişe dayandığını, birçok faili meçhul(!) olayın danışıklı dövüşün sonucu olarak muğlakta bırakıldığı, bu muğlaklığı ortadan kaldırabilecek insanların konuşarak sürece olumlu katkı yapabileceğiydi.
Musa Anter ve Vedat Aydın'ın katledilmesi sürecinde yaşanan karmaşık ilişkiler (itirafçı-jitem-PKK), PKK-VEJİN'in iddialarını daha çok anlamlı kılıyor. Dönemin tanıklarına yapılan çağrıya (PDK-BAKUR VE PKK-VEJİN içinde yer alanlara yönelik bir çağrıydı) Sayın Yusuf Ziya'dan tepki gelmesi olumlu bir gelişmedir. Ancak bu tepkiyi iddianın aydınlanmasına yönelik bir katkı olduğunu söylemek mümkün değil ne yazık ki.
Sayın Yusuf Ziya;
Söz konusu dönemin tanıklarından birisiniz. İddianın özüne değinmemeniz ve sadece “belge” üzerine yoğunlaşmanız üzücü. Belge, imzalı, mühürlü veya noter onaylı olmak zorunda değildir. Bu iddia ortaya atıldıktan sonra sizinle diyalogum başladığı için, iddianın’ yazılı olarak PDK-BAKUR’a verilip verilmediğini siz ve sizin pozisyonunuzda olanlardan kamuoyu adına öğrenmek istemiştim. İddianın yazılı olarak verilmemiş olması, söz konusu iddianın geçersizliğini göstermez.
Bu iddiaların uzun bir dönem sohbetlerimizi işgal ettiğini hatırlarsınız. Hatta ‘vurulacaklar listesinde’ yer alanların uyarılması gereğini kendi aramızdaki sohbetlerde çokça konuştuk. Sizin de hazır bulunduğunuz üçlü bir sohbetimizde, uyarılacaklardan birinin (bire bir ilişkim olduğu için) benim tarafımdan bilgilendirilmesi gerektiği vurgulandı; ve benim bunu söz konusu kişiye ilettiğimi hatırlarsınız umarım. Ayrıca uyarılması gereken diğer insanlara kimlerin gitmesi gerektiği üzerinde de uzun uzun bilgi alışverişinde bulunduğumuzu, hafızanızı yoklarsanız eminim hatırlarsınız.
Her şey bu kadar açıkken ve ben de olanlara tanıklık etmişken, sizlerin de katılarak bildiklerinizi paylaşarak sürece katkı sunmanızı bekliyordum. Katkı sunmak istememenizi, sessiz kalmanızı da anlardım. Çünkü bu dönemde farklı neden ve kaygılardan dolayı çoğu insan susmayı tercih ediyor. Ancak, anlayamadığım cevap yazma gereği duymanıza karşın, iddiaların özüne dair bir şey söylememiş olmanız.
Dahası, yazınızın sonunda “Ama böyle bir belgenin ya da bilgilendirmenin olmadığını çok rahatlıkla söyleyebilirim.” cümlenizle, yazılı belgenin olmadığına vurgu yapmakla kalmamış, böyle bir iddianın, bilgilenmenin dahi olmadığını da söyleyebiliyorsunuz. Doğrusunu isterseniz, bu son cümleniz müthiş bir hayal kırıklığı yarattı ve kafamda birçok soru işaretine neden oldu.
Tekrar soruyorum:
PKK-VEJİN, içinde Musa Anter ve Vedat Aydın’ın da bulunduğu ‘Bazı Kürd aydınlar vurulacak ve PKK tarafından sahiplenilecekler’ iddiasında bulunmadı mı?
Bu iddia O dönemde PDK-BAKUR tarafından tartışılmadı mı?
Ve söz konusu iddiada adı geçen bazı insanlar uyarılmadı mı?
Ben bu üç soruya da evet diyorum, çünkü siz ve daha başkaları gibi ben de sürece tanıklık ettim. Ortada yazılı bir belge olmazsa da, vijdanımızı inandırıcı bir belge olarak görebilmeliyiz diye düşünüyorum…
Ancak, (bildiğim için söylüyorum) “Yusuf Ziya”nın ticari kaygısı, Boti’nin net sorularına teyet geçmesini zorunlu kılıyor. “Yusuf Ziya” cevabi yazısında, sanki öyle bir şey yokmuş-olmamış gibi PKK’ye şirin görünmek istediği gibi, Boti’yi de boşa çıkarma isteği gözlerden kaçmıyor. “Yusuf Ziya” her hafta Sarı Baran ile görüştüğünü, ancak; Berzan Boti’nin iddia etti konu-konulara ilişkin Sarı Baran’ın kendisine bir şey anlatmadığını iddia ediyor.
Sarı Baran’ın bu konuda suskunluğunu bozarak, PKK-VEJİN Gurubunun, “Bazı Kürd aydınları PKK tarafından vurulacak ve yine PKK tarafından sahiplenilecek” iddiasının kendilerine ait olup olmadığı konusunda sorumlu davranmaya davet ediyorum.
Ayrıca ismini bilmediğim ve beni tanıdığını iddia eden arkadaşın bilgilerini bir daha kontrol etmesi gerekir.Benim ticari kayğılarımdan bahs etmiş.Ne ben nede ailemden birilerinin pkk ve ona yakın kurumlarla nede güney kürdistanla ilgili hiç bir ticari ilişkisi olmamıştır.Eger böyle bir bilgisi varsa arkadışımız açıklarsa iyi olur yoksa sadece bir iftiracı olduğunu düşünmek zorundayım.
Ben, öyle kordinatör,sorumlu falan değil sadece pdk-bakur taraftarı olmama rağmen PKK-vejin iddiasını o dönemde biliyordum. PDK-bakur çevresinden olup bu iddiayı bilmeyen yoktu. Listede hatırladığım kadarıyla şerafettin elçi de vardı. Yusuf ziya kendisi de bunu defalarca konuşmuştur. şimdi neden inkar ettiğini biliyorum. Odönemi hatırlamak istemiyor. Paraşütle pdk ye gönderilen ve emanetçi olmaktan başka bir şey yapmayan yusuf ziya bildiğimiz yollarla köşeyi döndü. Antep ve Amed te fabrika ve özel hastaneyi nasıl ve hangi parayla kurduğunu söylediği zaman pkk-vejin iddiasınıda söyler. Yusuf ziya konuşamaz, onun koruması gereken bir serveti var. onun bilimesini istemediği bir geçmişi var çünkü. PDK-BAKUR içinde yer alan dürüst yurtseverler konuşmalı yoksa böyle insanlar konuşmaya ve gerçekleri gizlemeye devam eder. 1991 kongresinde yaşananlara bakıp yusuf efendinin neler yaptığını bütün pdk liler bilir. isterseniz o defterleri açalım herkesin gerçek yüzü ortaya çıksın...
Sorularına gelince; yaptığın değerlendirmelerle sorularında örtük olarak cevapları da vermişsin...
Gerçekleri dillendirmenin riski olduğu tespitine katılıyorum. Ama hiç bir işe yaramayacağı noktasında karamsar değilim. Kutsallıklar bir anda yıkılmaz ve biz hissetmeden yavaş yavaş etkilerini kaybederler. Bir kaç yıl öncesiyle kıyaslandığında, Öcalan ve anlayışına yönelik eleştirilerde, doğruyu dillendirmede çok ciddi bir gelişme var. Bu nedenle Öcalan'ın çirkin ilişkilerini deşifre ettiler diye katledilip ajan ilan edilen insanlar boşa gitmiş olmadılar.
Yanlışa karşı devrimci bir tutum sergileyen herkesin Öcalan ve çevresi tarafından "Ajan" ilan edileceği tespitin doğru. Geçmişte bir çok insan sırf bu nedenle karşı duruş sergileyemedi. Ölümü göze aldıkları halde "ajan"damgası yememek adına konuşmayan insanların varlığı, insanları ajan ilan etme şantajının ne kadar işe yaradığını gösteriyor. Ancak, bugün artık o etki azalmaya başladı. Öcalan'cılar tarafından "ajan" ilan edilmekle devlet tarafından "vatan haini" ilan edilmek arasında bir fark yok bence.
Sevgili Dara, konuşmasak ta gençlerimiz durmadan ölüyor ve emin ol ki konuşarak kaybedeceğimiz insanların sayısı konuşmayarak, sessiz kalarak kaybedeceğimiz insanların sayısından mutlaka daha az olacak. Dahası, çirkinliğin, ihanetin ortağı olmadan ve Kürd halkının özgürlük mücadelesine katkı sağlayabilmemiz için konuşmaktan başka seçeneğimiz de yoktur... Duyarlılığın, içtenliğin, samimiyetin için tekrar teşekkürler sevgili Dara
Yorum yaz