Anasayfa | Yazarlar | Berzan Botî | Din Ve Marksizm Üzerine Verimli Tartışmalar

Din Ve Marksizm Üzerine Verimli Tartışmalar

Yazı boyutu Decrease font Enlarge font
image Karl Marks

Din(ler)in bazen özgürlükçü bir rol oynadığı gerçeği, onun afyon işlevi de gördüğü gerçeğini görmemize engel olmamalıdır. Ortaçağda cadı avına çıkanlarda, bruno şahsında bilimi yakanlarda dinin afyon işlevi gördüğünü söylemek doğru değil mi? Irak’ta ve Güney Kürdistan’da, Pazar yerlerine dalıp onlarca sivil-savunmasız insanı katledenlerdeki, Madımak’ta insanları diri diri yakanlardaki din anlayışının afyon etkisi yarattığını söylemek haksızlık olur mu?

                        

‘Sol’ adına hareket edenlerin ulusalcılık adı altında faşistleştiği, Ümmetçi olduğunu iddia edenlerin aynı şekilde ırkçı/faşist sisteme hizmet ettiği bir ülkede, yanlış anlamalara mahal vermeden sağlıklı bir tartışma yürütmek oldukça zordur.

 

Solculuğu da, İslamcılığı da tanımlayan hep devlet ve yandaşları olmuştur bu güne kadar. Sistemin kendi çıkarları doğrultusunda bilerek/çarpıtarak yaptığı tanımlamaları aşmadan ve kendi kendimizi/dünya görüşümüzü/ amaç ve hedeflerimizi kendimiz belirlemeden sağlıklı/verimli bir tartışma olanağı yakalayamayız.

 

Temel sorunları ortak olan insanların sorunun kaynağına birlikte yönelmesi kadar doğal bir şey olamaz. Kürdlerin ortak ve öncelikli sorununun ‘ulusal haklardan yoksunluk’ olduğu noktasında hemen hemen her kesim hemfikir olmuşken, bu sorunun ortadan kalkması için, birlikte hareket etmeye engel olan yapay çelişkileri aşmak gerekiyor artık. Sistemin yarattığı ve çok ağır bedellere neden olan bu yapay çelişkileri aşmak için de, zor olanı başarmak gibi bir sorumlulukla karşı karşıyadır herkes.

 

Zor olanı başarmak, önyargıların elenmesinden geçer öncelikle.

Önyargıların temelinde yatan nedenler; birbirimizi tanımamak, sistem tarafından belirlenmiş tanımlamaların etkisinde kalmak, kendimizi tanıtma noktasında yetersiz kalmak ve sistemin (çıkarları doğrultusunda) içini doldurduğu kavramlarla hesaplaşmamak başta gelenlerdir.

 

Düşünce sistemimizin yaşadığımız toplumsal koşullardan bağımsız olmadığı, inkâr ve çarpıtma üzerine inşa edilen bir sistemin eğitim anlayışından etkilendiğimizi kabul etmemiz gerekiyor. Bu kabul, yanlış bilgilenmeler sonucu bazı önyargılara sahip olduğumuzun da itirafı anlamına gelir.

 

 Yanlış bilgilenme ve önyargılardan (az ya da çok) hepimiz etkilenmişiz. Buna rağmen kendimizi bu olumsuz etkilenmeden ayrık tutup, bunu sadece belli bir kesimle sınırlandırmak haksızlık olduğu gibi yanlışta da ısrar etmek olur.

 

Önyargıların elenmesi için birbirimizi tanımamız gerekiyor.

Tanımak, birilerinin tek taraflı enformasyonuna bağlı kalmadan, herkesin kendisini ifade edebileceği tartışma ortamının sağlanmasıyla olanaklı olabilir.

Düzeyli ve doğruya ulaşmak amaç edinildiğinde, tartışmanın sertliğinden, eleştirilerin keskinliğinden korkmamız gerekmiyor. Sorun kişisel olmadığı için amaç da birbirimizi hırpalamak olamaz/olmamalı. Tartışmaktan, eleştirmekten kaçındığımız zaman sistem hepimizi hırpalamaya devam eder; yüz yılı aşkın bir süredir hırpaladığı gibi…

 

Kişilik, insanın kendisi olabilmesidir.

İnsanın kendisi olabilmesi, düşüncelerini, duygularını, değer ve inançlarını açıkça dillendirebilmesi/savunabilmesine bağlıdır.

 

 Gerek sistemin baskıları gerekse ülkemizde yanlışa verilen prim nedeniyle ‘ben buyum’ diyebilme samimiyetini gösterebilen insan sayısı ne yazık ki fazla değildir.

 

Herkesin kendisi olabildiği, farklılığını koruyabildiği koşullarda ‘ortak amaç için’ birlikte hareket etmek anlamlı olur. Önemli olan öncelik konusunda hemfikir olmaktır.

 Öncelikli ve ortak sorunun çözümünden sonra farklı kesimlerin siyasal alanda karşı karşıya gelecek olması ve bu mücadelenin çok keskin olabilme ihtimali de, öncelikler için birlikte hareket etmeye engel olmamalı.

  

Liberal, milliyetçi, dinci, komünist herkes kendi kimliğiyle, kendisi olarak ve ‘ben buyum’ diyerek ulusal mücadelede (geçici bir süre de olsa) birlikte hareket edebilmelidir. Marksist tutum böyle bir birliktelikle çelişmez. Sol özellikle de Marksist sol adına böyle bir birlikteliğe karşı çıkmak sömürgeci, ırkçı politikalara hizmet etmektir.

  

Aynı din içinde farklı anlayışların olması, bu anlayışlar arasındaki çelişkilerin katliamlara varacak kadar keskin olması, aynı inancın farklı farklı yorumlanmasından kaynaklanıyor. İnançlar için, farklı hatta karşıt yorumlar nasıl ki varsa ve bu anlaşılır bir durumsa, kuramların/düşüncelerin de farklı yorumlanmaya tabi tutulması anlaşılır olmalıdır. En uç yorumlamadan/uygulamadan yola çıkıp bir dini eleştirmeye kalkışmak nasıl ki haksızlıksa, aynı şekilde uç, hatta referans alınan kuramın karşıtı olan bir yorumlamadan yola çıkıp kuramı eleştirmek de haksızlıktır. Bu tür haksızlıklardan kaçınmanın yolu referans olarak gösterilip yanlış yorumlanan düşüncenin kaynağına başvurmaktır.

 

Marks/Engels’in felsefi hesaplaşmalarında ilk sırayı alan

 kaba materyalizm/mekanizm/pozitivizm olmasına karşın, onları, bu karşıt anlayışın savunucularıymış gibi göstermek büyük bir talihsizliktir.

 

Israrla ’akıllı idealistler, diyalektik materyalizme (Marksizm’e)  kaba materyalizmden daha yakındır’ vurguları görmezden gelinip pozitivistlerle birlikte anılıyorlar. Bu yanlış bağ kurmada Marksist olduğunu iddia edenlerin payı Marksizm karşıtlarından az değildir. Bu yanlış bağ kurma ve pozitivist söylemlerin Marksizm’e mal edildiği konuların başında da din/inanç geliyor.

 

Marks’ın dinsel acıyı,  hem gerçek acının bir anlatımı, hem de gerçek acıya karşı bir başkaldırı olarak tanımlaması anlamlıdır. Din(ler)in farklı dönemlerde farklı coğrafyalarda farklı işlevler gördüğüne tanık oldu insanlık bu güne kadar. Bazen sistemlerin baskı aracı olsalar da çoğu zaman da ezilenlerin yanında baskıya karşı bir başkaldırı olabiliyor dinler. Bu nedenle dinlere yönelik tutumun olumlu/olumsuz olması toplumsal sorunlarda oynadığı role bağlı olmalıdır.

 Dinlerin kapalı durumuna karşı Marksistlerin olumsuz bir tavrı olmaz/olmamalıdır. Marksist yaklaşım, dinlerin saf inanç boyutuna karşı durmaz ve ortadan kalkması için de çaba sarf etmez. Dinlerin dünyevileşmesi her hangi bir ideoloji gibi işlev görmesi sonucunu doğurur. Bu haliyle din, hukukta, felsefede, siyasette somutlaşır. Dinin somutlaştığı hukuk, felsefe ve siyaset baskıyı, sömürüyü öngörüyorsa araçsallaşır; Marksistlerin mücadele ettiği bu araçlardır sadece, dinin kendisi değildir.

Türkiye ve Kuzey Kürdistan özelinde konuya bakıldığında da, İslami kesimin daha çok yoksul kesim içinde örgütlenmiş olması doğru değerlendirilmelidir.

 İster ‘şeriat tehlikesi’ isterse başka bir şey densin, hiçbir gerekçe İslamcılara karşı sistemin/devletin yanında yer almayı haklı çıkarmaz. Sol, sosyalizm adına böyle yanlış bir tutum içinde yer alanlar en büyük ihaneti Marksizm’e yapmış olurlar. Devlete karşı bu net tutum, İslami kesimle her konuda birlikte hareket etmek anlamına gelmez. İslami kesimin özgürlükçü talepleri tereddütsüz desteklenirken, özgürlükçü olmayan taleplerine karşı mücadele edilmelidir. Ancak bu mücadele hiçbir zaman sistemi direkt veya dolaylı olarak güçlendirecek/olumlayacak bir biçim kazanmamalı. Ve mücadelenin hedefi din değil, dini baskı aracı olarak kullananlar olmalıdır.

Dine karşı komünistlerin tutumunu, 12 Eylül’den sonra idam sehpasına giden Erdal Eren’in söyledikleri özet niteliğindedir.

 Erdal Eren’e, imam isteyip istemediği sorulduğunda, ‘dini inancım olmadığı için imam istemiyorum, ama halkın dini inançlarına saygım vardır’ demişti. Henüz on yedi yaşında olan bir devrimcinin ölüme giderken bile halkın inançlarına saygısını ifade etme gereği duyması Marksistlerin din konusundaki duyarlılığını gösteriyor. Bu duyarlılığı gösterenlere karşı duyarlı olmak gerekmez mi?...                                  Din Afyon Mu, Değil Mi? 

Marks’ın ‘din afyondur’ sözü tartışmalarda sıkça kullanılır. Hem savunanların hem de eleştirenlerin bu sözün öncesi ve sonrasıyla ilgilenmemesi, (büyük çoğunluk sadece duymuştur ve hangi anlamda kullanıldığından habersizdir demek haksızlık olmamalı.) düşünce yapımızın Bektaşi fıkralarını andırdığını gösteriyor.

 

Marks, dine, baskı altındaki yaratığın iç geçirmesi, kalpsiz dünyanın kalbi ve ruhsuz dünyanın ruhu dedikten sonra afyon kelimesini kullanmış. Her ne hikmetse her iki kesimden de (sol ve İslam) birçok insanın ilgisini çeken sadece afyon olmuştur.

Din(ler)in bazen özgürlükçü bir rol oynadığı gerçeği, onun afyon işlevi de gördüğü gerçeğini görmemize engel olmamalıdır.

Ortaçağda cadı avına çıkanlarda, bruno şahsında bilimi yakanlarda dinin afyon işlevi gördüğünü söylemek doğru değil mi?

Irak’ta ve Güney Kürdistan’da, Pazar yerlerine dalıp onlarca sivil-savunmasız insanı katledenlerdeki, Madımak’ta insanları diri diri yakanlardaki din anlayışının afyon etkisi yarattığını söylemek haksızlık olur mu?

Dinlerin oynadığı ikili rol dikkate alındığında, olumlu ve olumsuzun zaman-yer ve uygulayıcılara göre ortaya çıktığını görüyoruz.

Din eleştirisi bir Marksist’ten geldiği zaman karşı tepkiler çoğalır; sosyalizm eleştirisi de bir dinciden geldiği zaman aynı şekilde tepki çoğalır. Bu durumda gösterilen tepkiler objektif olmayı engellediği için yanlışı savunma kaçınılmaz olur. Doğrusu, dincilerin kendi yanlışlarını, Marksistlerin de kendi yanlışlarını daha çok vurgulaması ve yanlış yorumlamaları/çarpıtmaları ortadan kaldırmalarıdır. Böyle olunca eleştiriler daha çok ciddiye alınır ve doğruya ulaşmada daha çok mesafe kat edilir.

Sayın Altan Tan’ın, .  25.07.2007 tarihinde zaman gazetesinde yayınlanan bir yazısı konu bağlamında anlamlıdır. Sayın Altan Tan’ın yazısından bir bölümü aktarmak,  hem komünistler ile Kemalistler arasında ilişki kurmaya çalışanlara hem de ‘Afyon’ konusunda çelişkileri olanlara yardımcı olabilir:

 Karl Marks "Din afyondur" derken aynı zamanda Hıristiyanlığın Batı dünyasındaki tarihî seyrini de göz önüne koymuştur. Emperyalistlerin Afrika'daki çalışmalarını anlatan bir Afrikalı yazar, "Batılılar topraklarımıza geldiklerinde onların boyunlarında haçlar, bizim boyunlarımızda altın kolyelerimiz vardı. Bir müddet sonra gittiklerinde ise bizim boyunlarımızda haçlar, onların boyunlarında bizim altın kolyelerimiz vardı." derken Hıristiyan misyonerlerin dini nasıl bir sömürü aracı olarak kullandıklarını nefis bir şekilde anlatır. Özetle "derin güçler" İslam dinini Karl Marks'ın geçmişte "Din afyondur" tanımlaması gibi halkı uyutan bir afyon olarak kullanmakta, Kürt ulusal kimliğini bastırmak ve silmek için din siyasete alet edilmektedir. Kürtlere "din pompalanarak" dilleri alınmak istenmekte, Kürt halkı dini ile dili arasında tercihe zorlanmaktadır.  25.07.2007  ALTAN TAN       

Yorumlar (4 gönderildi):

Hadi S. .. 12 Aug, 2008 03:14:16
avatar
Sayin boti, bu mekalenizin büyük bir bölümü yazmis oldugum yazima (sayin zilanin mekalesinin altina gönderdigim yazimdan kast ediyorum) bir cevap neteligi olarak anlasam, acaba yaniliyormuyum? yazdigim yazinin türkce edebiyat eksikligi var muhakka, ancak icerigi bence önemlidir. yazimda kullandigim argumentler hakkinda ya dikat etmemissiniz yada sadece marksizmin meteryalist anlayisini elestirdigim icin hic bir noktada bana hak vermiyorsunuz. Böyle bir yaklasiminizi felfesi bir yaklasim olarak görmiyorum.Cünkü felsefi yaklasim her türlü taasubtan arinmayi gerektirir diye düsünüyorum. Sayin Altan Tani saygideger bir entellektuel islamci kürd olarak görüyorum ve bir cok düsüncelerine de katiliyorum. Ancak marksizmin meteryalist anlayisi konusunda onunla farkli düsündügümü hic san etmiyorum. Marksin dini "afyon" olarak tanimlasiyla ilgi Altan beyin ifade ettigi sözler ile benim kullandigim argumentler arasinda bir celiskiyi görmiyorum.

Felsefe ve sosyolijiyi okumus biri olarak sizden ögrenmek istedigim bir sey var: Marks idealist filozof olan Hegelden etkilenmistir. Bu etkilenme özellikle diyalektik kavrami konusundadir.Hegel hem ilahiyatci hemde akilci oldugundan dolayi Allahin varligina inanmistir. Batida katagorize edilen felsefi görüsler arasinda akilci ve deneyci görüs var. akilci görüs anlayisinda Allaha inanmak var, ancak deneyci filozoflara göre böyle bir varlik yoktur. Bu filozoflarin sinifina marks da dahildir. sayiden epikorin meteryalist anlayisi ile hegelden diyalektik kavrami alarak kendine göre bir anlam yükleyen marks, bu diyalektik meteryalizmin icinde Allaha inanma algisi var mi??? Allahi inkar eden filozoflarin icersinde marks da yok mu? marksin inanip inanmamasi bir sorun olarak görmiyorum. ancak onun Allah inancina yaptigi elestiriden ve olusturdugu manevi tahribattan dolayi milliyonlarca insanlarin meteryalist/etaist olmalarina neden olmustur. Allaha inanmamak inancli olanlarin inanc degerlerine saygisizlik yapmayi ve hekaret etmeyi gerektirmez. inanclarima hakaret etmeyen meteryalistler/etaistler/positifistler ile bir sorunum yoktur. Ancak hakaret ve saygisizlik sözkonusu olunca, aramizda potansiyel ve fiili catismalar kacinilmaz olur. Huzurlu bir dünyada yasamanin temel sarti karsilikli taninmayla ancak mümkündür. Cükü her seyden önce insanniz. insan oldugugumuzdan dolayi her insan ile asgari müsterek degerlerimiz vardir.Din aidiyetimiz müslüman oldugundan dolayi müslümanlarla ortak degerlerimiz var. millet olarak zaza-kürd oldugumdan dolayi ortak kürdi degerlerimiz var. Bütün bu temel degerlerin bir araya gelmesi, bizi biz yapan temel aidiyetler/kimliklerimizdir.

Allah, bize dogru bir algilamayla AIDIYET bilinci nasib etsin!!!!!
.. 12 Aug, 2008 03:56:41
avatar
berzan botinin neyi anlatmak istedigini
hadi s.ninde ne anlattıgını anladım.ikisininde fikirleri güzel.benim kendi fikrim dinin hiçbir yönetim kademesinde işlevsel olmamasıdır
dinle aram iyidir ama inaçlar sorunların çözümünde etkili olmuyor ve
günümüzde veya toplumumuzda bir kandırma aracına dönüşmüştür.bunu yapan kesimler insanları marks gibi insanların fikirlerine kapalı bırakıyor ve kandırmaya devam ediyor.adam marksın din afyondur sözünüdirekt alıp yanlış yorumlar yapıp marks gibi bir idealogun fikirlerinden mahrum kalıyor.bu arada insanlar birbirlerinin fikirlerini dinlemeli ve saygılı olmalıdır bu konuda dikkatli olunmalı.toplumumuzda bugün bir aydınlanma malesef yok önyargılı bir toplum daha dogrusu ole bırakılmış.bu toplum duydukça degil okudukça neyin ne oldugunu kimin neyi nasıl anlattıgını anlayacak inşallah
Berzan BOTÎ .. 13 Aug, 2008 04:00:15
avatar
Sayın Hadi S, Düzeyli olduğu sürece eleştiriler, yorumlar mutlaka dikkate alınır ve yanlış anlamaları, soru işaretlerini gidermek için çaba sarf edilir. Şimdiye kadar yazdığınız yorumlar/eleştiriler önemsenmiş olup, anlaşılmadığı sanılan konularda açıklama yapılmaya çalışılmıştır. Sorunu kişiselleştirmeden, iki kişinin karşılıklı tartışmasına dönüştürmeden tartışmak daha verimli olur düşüncesiyle direkt size hitap ederek yazmak yerine, sizin de eleştirilerinizi kapsayan genel eleştiri ve yorumlara ortak cevap vermeye çalıştım.

Bu yazıda, önceki sorularınıza yanıt bulduğunuzu düşünmeme karşın sizin ısrarla sorularınızı tekrarlamanız, tekrar ve size özel olarak yazma gereği duydum. Umarım sorularınıza yanıt alırsınız bu defa..

Üç farklı yorumunuzdan bazı bölümleri buraya aktararak sorularınızı cevaplandırmaya çalışacağım.

Sayın Hadi S, bir yorumunuzda diyorsunuz ki” Marks, meteryalist filozof olan Epikorin düsüncesi hakkinda doktora terzini yazmistir. Meteryalist epikor degil de akilci platonun düsüncesine yogunlasmis olsaydi marks, bu konuda farkli bir teori olusturabilirdi belki.”


Diğer bir yorumda da şunları ifade ediyorsunuz ”Batida katagorize edilen felsefi görüsler arasinda akilci ve deneyci görüs var. akilci görüs anlayisinda Allaha inanmak var, ancak deneyci filozoflara göre böyle bir varlik yoktur. Bu filozoflarin sinifina marks da dahildir. sayiden epikorin meteryalist anlayisi ile hegelden diyalektik kavrami alarak kendine göre bir anlam yükleyen marks, bu diyalektik meteryalizmin icinde Allaha inanma algisi var mi??? Allahi inkar eden filozoflarin icersinde marks da yok mu? marksin inanip inanmamasi bir sorun olarak görmiyorum. ancak onun Allah inancina yaptigi elestiriden ve olusturdugu manevi tahribattan dolayi milliyonlarca insanlarin meteryalist/etaist olmalarina neden olmustur. Allaha inanmamak inancli olanlarin inanc degerlerine saygisizlik yapmayi ve hekaret etmeyi gerektirmez. inanclarima hakaret etmeyen meteryalistler/etaistler/positifistler ile bir sorunum yoktur. Ancak hakaret ve saygisizlik sözkonusu olunca, aramizda potansiyel ve fiili catismalar kacinilmaz olur.”

Sayın Hadi S, yazdıklarınız yorumdan ziyade kesin yargılardır. Bir konuda yargıya varmak ve bu yargının doğruluğundan şüphe etmemek, yeni doğrulara ulaşmada sıkıntı yaratır. Umarım birbirimizi anlama çabasına girip bu sıkıntıya aşmada başarılı oluruz.

Birincisi,
Marks, doğayı doğaüstü güçlerle değil, doğanın kendisiyle açıklıyor, dolayısıyla Tanrı inancı yoktur. Bu noktada hemfikiriz. Zaten Marks’ın Tanrı inancı olduğuna dair bir şey yazmış değilim.

İkincisi;
Felsefi tanrı kavramıyla tek tanrılı dinlerin tanrı kavramı aynı şey değildir.
Mesela, Antik dönemdeki tanrı kavramında yaratıcılık yoktur, sadece düzenleyicilik vardır. Yani hep var olan ve yaratılmayan bir evrende tanrılar sadece olayları düzenlerler…

Platon’u örnek almadı diye Marks’ı eleştiriyorsunuz. Platon, ideal devlet anlayışında, küçük bir zümreyi(aristokratları) sadece yönetebilecek yetenekte, hakta görüyor ve onları akıl ile özdeşleştiriyor. Güvenliği sağlayanları da irade ile aynılaştıran Platon, işçileri/emekçileri/yoksulları da basit isteklerle, dürtülerle simgeleştiriyor.

Bu gün horlama anlamında kullanılan ‘ayak takımı’ deyiminin filozofu olan Platon, “ayak takımında(yoksullarda) başa geçme yetkisi yoktur. Geçerlerse bütün hayatın düzenini alt üst ederler.” Diyor. Tıpkı Kemalistlerin orduyu yüceltmesi, bir avuç zengini akıllı ve yönetmeye layık görmesi, halkı da horlaması gibi… Galiba bir insanın yaşayabileceği en büyük talihsizliklerden biri de, mücadele ettiği anlayışla aynı kaynaktan beslendiğini fark etmesidir!

Üçüncüsü;
Batı’daki (ki buna Batı demek yanlıştır bence, çünkü bütün insanlığın ortak mirasıdır) düşünce çeşitliliğini akılcı-deneyci/inanan-inanmayan diye kategorize etmeniz zengin bilgi birikiminden yararlanma olanağını ortadan kaldıracağı gibi, karşıt düşünceleri de aynı şeymiş gibi algılanmasına da sebep olur.

Mesela, Deneyci Locke’den etkilenip duyumculuğu en uçta yorumlayan, duyumculuktan spritüalizm’e varan rahip Berkeley’i hangi kategoriye yerleştirebiliriz burada?

Ya da tanrıya inanan Saddam, Bush ve benzerleriyle birlikte anılmak siz dahil bütün dürüst Müslümanları rahatsız etmez mi? Aynı şekilde inanmamak ortak noktasından hareketle pozitivizm ile Marksizm aynılaştırmak yanlış olmaz mı?

Dördüncüsü;
Yargılarınız ve sorularınız uzun, teknik ve ayrıntılı cevaplar gerektiriyor. Ayrıntılarda boğulma riskine girmeden, genel hatlarıyla cevap vermemi anlayışla karşılayacağınızı umuyorum.
Marksizm’in neden pozitivizmle birlikte anıldığı, bunun sola etkisi, sol ve Kemalizm ilişkisine dair düşüncelerimi farklı yazılarda dile getirmiştim ve bu yazıların tümü Nasname’de mevcuttur.
Tekrar aynı şeyleri yazmak yerine daha önce yayınlanan, ‘TÜRKİYE'DE SOL'UN KAYNAKLARI VE KÜRDİSTANDAKİ YANSIMALARI’ başlıklı yazıdan konuya dair bir bölümü aşağıda veriyorum. Umarım işe yarar ve ortaklıklarımızı çoğaltırız... Selamlar, Hoşçakalın
ali .. 15 Aug, 2008 02:43:28
avatar
asıl soru şu olmalı....
kürtler içinde kürtleri dinden soğutan bir takım hareketler var mı?

kürtlerin islamla hayatın fırsatlarından yararlandığını düşünen ve bu şekilde bir nesli yönlendirenler var mı?

kürtlerin islamla milli kimliğinden koptuğunu düşünmek,birilerinin eline koz vermiyor mu?

sayın boti!!!!
entellektüel olqarak bazı olayları tartışmak güzeldir. ama birde empati yapıp kerşı tarafı anlamak lazımdır. dinin bir gerileme aracı olduğunu düşünen bir kürdün zımmen kabul ettiği müslümanında gerici olduğudur. bu şekilde bir tasavvur ise zihin dünyasına verdiği enerji malesef ki negatif olacaktır.
kendi ailesini ve akrabasını tanımak istemeyen, abisiyle kaygalı, annesine mesafeli bir neslin karşısında islamcıların islam kimliğini kürdi kimlikten ayırma telaşını anlamak mümkün değil mi?
asıl mesele şu değilmidir. kürdistanda solculuk kendine hasım olarak islamı görmüştür. yani annesini ve babasını hısım olmuşsa hasım bunuda görmezden gelemeyiz.
islamın milli kimliğe ters olmadığını anlatmak solcuların işi olmalı değilmiydi. çok bilen ve okuan solcu kardeşlerin islamı hasım olarak değilde anlama çabası olsaydı yaşanan bir çok sorun yaşanırmıydı.
solculuuk irasyonel ve ötopik dünyalarda dolaşacağına kendi toplumunda var olan değerleri rasyonel ve akılcı bir şekilde değerlendirmesi dahi solculuk ve akılcılık gereği değilmiydi.
hala solculukğun islamın hasmı olduğu zehabında olan, mezheplsel ve idolojik gözlüklerini gözlerinden hala indirmeyen kişilerin varlığı solculuğun selasının bir nişanesi değil mi?
solcu 0lsun, islamcı olsun...herkesin bir şekilde anlamsı gereken durum şu olmalıdır. bir problem varsa önce peroblem tanımlanır. sona hipotezler tartışılır. gerekli veriler toplanır. tarafsız bir bakış açısıyla problemin verileri incelenir. buraya kadar sanki bir biyoloji problemöi çözdüğümü sanmayın. bu bir toplumsal hareket problemidir.
problem: islam toplumunda şiddet....

çözüm basamakları:
1)islam kaynaklarında şiddete cevaz var mı?
2)islam hangi hallerde ceza verir.
3)islam suçsuz yere şiddet uygulayana ne ceza vaz eder.
4)bu problem nasıl çözülebilir.
..............
evet islam kaynaklarını bilmeden islamın bu probleme çözümüne katkısını araştırmadan solculukta islamcılıkta yapılmaz. her solcu islamcı kadar islamı araştırmalı ve islamın zayıf karnını değil, islamı anlamaya çalışmalıdır. her islamcı da solculuğa bu gözle bakabilmelidir.
islamcıların tebliğ gayesiyle solculuğun temel argumanlarına vakıf olduğunu biliyorum. ama solcuların islamın temel felsefesinden uzak olduğunu da malesef görüyoruz. islamla beraber yaşayıp en büyük araştırmacılarının dahi islamı tarafsız bir gözle incelemediğini görmek soculuk ve akılcılık adına üzüntü vericidir.

Yorum yaz comment

Yorumlarınızı aktarırken kişi hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın yanısıra, nitelikli görüş ve eleştirilerinizle katkı sunmanızı bekliyoruz. Katkısı olmayan, ilgisiz ve  eleştiri sınırlarını zorlayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Güvenlik Kodu:

  • email İlet
  • print Yazıcı versiyonu
  • Plain text Düz Metin