Akıllı Dinciler Kaba Ateistlerden Daha İlericidir.
Profesör Richard Lynn'in araştırmasını bilimsel bir kesinlik gibi algılayıp ‘zeka-ateizm’ veya ‘zeka-din’ arasında doğrusal ya da ters bir orantı kurmak her şeyden önce bilimsel bilginin doğasına aykırıdır. Dahası bunun sadece bir tez olduğu; bir araştırmanın yorumlanması olduğu, yorumun da, yorumu yapanın ideolojik/politik duruşundan bağımsız olamayacağı gerçeği de dikkate alınmalı ve şüpheyle yaklaşılmalıdır. Tez ile bilimsel doğru’nun aynı şey olmadığı da unutulmamalıdır.
“Ateistler Daha Zeki” başlığıyla yayınlanan haber, çok önemli bir konunun tekrar ve doğru bir şekilde tartışılması için fırsat yarattı. İlk etapta ‘Solcu – Dinci’ kamplaşmasına/atışmasına neden olsa da, sağlıklı bir tartışmayla olumlu sonuçlara varmak da olanaklıdır. Yeter ki soruna önyargısız bir anlayışla yaklaşabilme becerisi gösterebilsin insanlar.
Profesör Richard Lynn'in araştırmasını bilimsel bir kesinlik gibi algılayıp ‘zeka-ateizm’ veya ‘zeka-din’ arasında doğrusal ya da ters bir orantı kurmak her şeyden önce bilimsel bilginin doğasına aykırıdır. Dahası bunun sadece bir tez olduğu; bir araştırmanın yorumlanması olduğu, yorumun da, yorumu yapanın ideolojik/politik duruşundan bağımsız olamayacağı gerçeği de dikkate alınmalı ve şüpheyle yaklaşılmalıdır. Tez ile bilimsel doğru’nun aynı şey olmadığı da unutulmamalıdır.
Profesör Lynn’in tezine kanıt olarak akademisyenleri örnek vermesi de, bilimsellik adına bir anlam ifade etmiyor. Türkiye’de, birçok akademisyen kariyerini Kemalizm/M.Kemal üzerine yazdığı tezlere borçludur. Bu tezlerin de bilimsel bir içerikten yoksun olduğunu, olumlayıcı, hikâyeci, yüceltici hatta tanrısallaştırıcı bir anlayışla yazıldığını da hepimiz biliyoruz. Gericiliğin göstergesi olarak ‘durağanlığı savunmak’, ‘değişime kapalı olmak’ ölçüt olarak alınırsa, Anayasasında ‘değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen maddeler’ bulunan Kemalist sistemin savunucularına gerici demek yanlış olmaz. Türkiye’de Akademisyenlerin önemli kısmı da Devletçi/Kemalist olduğuna göre, akademisyenliği zekâ ile veya ilericilik ile birlikte anmak yanıltıcı olur.
Avrupa’da, akademisyenlerin daha özgür (Türkiye’ye göre) bir ortamda oldukları bir gerçek olsa da, onların, (en azından büyük bölümünün) politik kaygılardan tamamen sıyrılmış olarak tezlerini ileri sürdüğüne inanmak da saflık olur.
Pozitivist anlayışın bu kadar egemen olduğu Avrupa’da, yapılan bir araştırmanın pozitivistçe yorumlanması şaşırtıcı olmamalı. Sol, özellikle de Marksist sol adına konuşanların bu araştırma sonuçlarını “Bilimin dine karşı zaferi” olarak yorumlaması, Marksizm’i yanlış algılamış olduklarını göstermekle kalmaz aynı zamanda pozitivizm’in tuzağına düştüklerini de ortaya koyar. Pozitivist anlayışın Türkiye’de, ‘devletçi sol ve Kemalistler’ tarafından temsil edildiği, dine yaklaşımlarının negatif, tek taraflı ve sistem çıkarları doğrultusunda olduğu, marksizm’i de çarpıttıkları ve özünden uzaklaştırdıkları hesaba katıldığında, ileri sürülen düşüncelerin kaynağı amacı ve neye/kime hizmet ettiği noktasında gerekli dikkat gösterilmeden olumlama/olumsuzlama yoluna gidilmemelidir.
Türk solunun etkisiyle Kürd sol çevrelerine de bulaşan pozitivist anlayışın ‘marksizm’ diye algılanmış olmasını devletin bilinçli politikalarından bağımsız olarak değerlendirmek mümkün değildir.
Teorilere karşıt düşüncelerin verdiği zarar, söz konusu teoriyi doğru anlamadan savunanların verdiği zarardan daha fazla olmuyor genellikle. Bu değerlendirme en çok da Marksizm için geçerlidir sanırım. Marks ve Engels yaşadıkları dönemde bile kendilerinin kaba bir şekilde yorumlanmasından yakınmışlardır. Aradan geçen zaman dikkate alındığında kendilerinin günümüzde daha çok çarpıtılması, kaba bir şekilde yorumlanması kaçınılmazdır.
Engels, Eylül 1890’da Joseph Bloch’a yazdığı mektupta, sanki bu günkü solcuları kastediyor gibi:
“ Ne yazık ki, yeni bir teorinin ana ilkelerini, her zaman doğru bir biçimde olmasa bile, benimser benimsemez o teoriyi tümüyle anladıklarını sananlar pek sık görülüyor. Şimdilerde yeni “Marksist” olmuşların birçoğunu bu kınamanın dışında tutamam; çünkü en şaşırtıcı saçmalıklar o çevrede üretiliyor…” (K. Marx – F. Engels, Yazın Ve Sanat Üzerine, Sol Yayınları, s.34)
Marks ve Engels’in kaba/mekanik materyalizmle polemikleri/hesaplaşmaları yaşamları boyunca devam etmesine rağmen, birilerinin onları savunurken(!) onların farklı(diyalektik) yanını görmemesi ve kabaca yorumlaması üzücü bir durumdur.Ülkemizde bu anlayışın çok yaygın olduğu da bir gerçek ne yazık ki.
Hegel’in diyalektik anlayışının düşünce tarihindeki önemini (keskin bir hesaplaşma ve eleştiriye karşın) en çok vurgulayanların başında Marks ve Engels’in geldiğini, mekanik/kaba/pozitivist anlayışı eleştirirken de ‘akıllı idealistlerin’ kendilerine daha yakın olduğunu defalarca ifade edenlerin yine Marks ve Engels olduğu bir gerçek. Ayrıca Lenin’in de kaba materyalistlere göre diyalektik düşünceyi benimseyen idealistleri daha yakın bulduğunu yazdıklarından biliyoruz.
Lenin,
“ Zeki idealizm, zeki maddeciliğe aptal maddecilikten çok daha yakındır. Zeki yerine diyalektik idealizm; aptal yerine de metafizik, gelişmemiş, ölü, kabasaba, hareketsiz.” (Felsefe Defterleri, Sosyal Yayınları, s. 225)
Marksist teorinin sahipleri tarafından bu kadar net ortaya konulan, ‘diyalektik- mekanik materyalizm’ farklılığının göz ardı edilerek aynı şeymiş gibi sunulmasını, marksizm’i yanlış anlamak ya da bilinçli olarak onu çarpıtmak olarak görmek gerekiyor. Bu yanlış anlama veya bilinçli olarak çarpıtma, hem sol çevrelerin hem de İslami çevrelerin belli bir kesimi için geçerlidir.
Öcalan’ı, Türk solunu veya pozitivizm’i eleştirirken marksizm’e saldırmak bilinçli çarpıtma olmasa da en basitinden yanlış bilgilenmenin bir sonucudur. Bazıları işi daha da ileri götürerek ‘Marksizm ile Kemalizm’i aynı kefeye koyarak T.C.yi Komünist bir rejim olarak gösterebilmektedir.
Sol adına dincilerin hepsini aynı kefeye koyup “gerici” olarak nitelemek ne kadar yanlış ise, din adına bütün ateistleri de aynı kefeye koyup “komünist” olarak değerlendirmek yanlıştır.
Türkiye’de bazı aydınların (Ahmet ALTAN, Ali BAYRAMOĞLU, Mehmet ALTAN, Etyen MAHÇUPYAN gibi) Kemalizm’i eleştirmesi, buna karşın akıllı idealistleri (AKP, belli bir dönem için de olsa ve sonrasında bu özelliğini kaybetse de, demokratik bazı açılımlarla ‘akıllı idealizm’ sıfatını hak ediyordu) desteklemesi evrensel sol düşüncenin doğal bir sonucuydu. Bunu algılayamayan devletçi/Kemalist/pozitivist sol, söz konusu aydınlara saldırırken aslında marksizm’in kendisine de saldırıyordu.
Benzer bir anlayışın Kuzey Kürdistan’a da yansıması kaçınılmazdı. Yerel Kemalistlerin Sol adına pozitivizm’i savunması, ordu ve sistemin kendisinden çok AKP hükümetine yüklenmesi bu anlayışın bir sonucudur.
Profesör Richard Lynn'in, ‘Ateistler Dincilere Göre Daha Zeki’ yargısına karşıt olarak ‘Akıllı Dinciler Kaba Ateistlerden Daha İlericidir’ yargısına tereddüt etmeden varılabilir; çünkü bu yargı, Marksizm ile örtüştüğü gibi bilimsel açıdan da daha tutarlıdır.
Yapılması gereken şey, ‘akıllı sol ve akıllı dincilerin’ düşünsel alandaki yakınlığını pratike yansıtmak, kaba sol ve kaba dinci anlayışlardan kurtulmaktır.



Yorumlar (3 gönderildi):
-Dinin gericiliği getirdiği,gericiliğin ise dinin daha katı yorumlanmasına yol açtığı bir gerçektir.
-Yoksul toplumlarda dini inançlara çok daha bağlı olunmasının sebebi ahirete olan inançlarıdır belki.Zaten bu dünyada aradığını bulamamanın insanları sevk ettiği en doğal durumda budur.
-Bugün sadece ekonomik açıdan değil sosyal olarak da gelişmiş ülkelerde dini inançların tartışılabilir,sorgulanabilir bir hale geldiği görmemek yanlış olur.
-Bir çok kesim tarafından dini inançların tartışalabilmesi,dogmatizmin yerini septisizmin alması,teizmin yerini ateizmin ve agnostisizmin alması 'yobazlaşma' olarak görülebilir fakat bu anlayışların sosyal gelişmeye ve ekonomik kalkınmaya paralel olarak gelişmesi ön görülen sonuçtur.
-Fikir ayrılığımız hakkında aydınlatırsanız sevinirim.
-Saygı ve sevgilerimle...
Farklı doğrulara sahip olmak ve bu doğruları düzeyli, dayatmacı olmayan bir tarzda tartışmaya açmak düşünsel zenginliğe katkıdır. Aynı doğruya sahip olup bu ortak doğruyu farklı biçimlerde dillendirmek de çok önemli bir katkıdır. Önceki iki yorumunuzda (iki farklı yazıma dair) ortak doğrulara sahip olduğumuzu, bu doğruların ifade ediliş biçimimizde farklılık olduğunu, bu farklılığın da hem eksikliklerimi gidermeye hem de farklı kesimlere (benim ulaşamadığım, doğrumu doğru bir biçimde aktaramadığım insanlar) doğru mesaj verme noktasında önemli katkı yaptığınızı görmekten dolayı memnuniyetimi iletmek istiyorum. Ayrıca düzeyli yaklaşımız ve sağlıklı bir tartışma ortamı için gösterdiğiniz hassasiyet için teşekkürler…
Din ile ilgili olarak farklı yaklaşımlara sahip olmamız da gayet doğaldır. Önemli olan, ortak doğruya ulaşma isteğimiz, çabamız ve bu çabada önyargısız oluşumuzdur. Bildiğiniz gibi her hangi bir konuda yazarken insan kendisini sınırlamak zorunda kalıyor. Din gibi kapsayıcı bir konuda bu sınırlama ister istemez fazla olur. Böyle olunca da ayrıntıya girmek ve söylenmek istenilenin tümünü ortaya koymak olanaklı olmuyor. Bu yazıda esas kaygım, pozitivizm’in Marksizm olarak görülmesinin, aynı kefeye konulmasının yanlışlığını, (marksizm’in kurucularını referans göstererek) ortaya koymaktı. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da, sol hareketlerin Marksizm yorumlamasında pozitivist öğeler oldukça fazladır. Bu anlayışın din/inanç konusuna da yansıdığını biliyoruz.
Egemenlerin, her değer gibi dini inançları da egemenliğin devamı için bir araç olarak kullandığı bir gerçek. Bu açıdan bakıldığında ‘gericilik’ nitelemesi doğrudur. Ancak aynı dini inancın farklı bir bölgede özgürlük mücadelesine katkı yapabildiği de bir gerçektir. Özellikle Güney Amerika’daki faşist cuntalara karşı papazların özgürlük mücadelesinden yana tavır almaları çok anlamlıydı. Bu farklı işlevler inançların bir bütün olarak ‘gerici’ nitelemesine tabi tutulmaması gerektiğini gösteriyor. Ayrıca Ortaçağ karanlığına karşı insan aklını ön plana alan ve o dönemde geçerli anlayışı sorgulayanların yine din adamları olması anlamlıdır. İslam düşüncesinde de, İbni Haldun, İbni Sina, İbni Rüşt gibi düşünürlerin bilim ve felsefeye yaptıkları katkı göz ardı edilemez.
Sonuç olarak, inançlar, toplumu düzenleme/şekillendirme iddiasında bulunmadıkları sürece ‘gerici-ilerici’ gibi bir nitelemeye tabi tutulmamalıdır diye düşünüyorum. Toplumsal sorunlarla ilişkisinde inançlar somutlaşarak her hangi bir ideoloji gibi bir rol oynamaya başlayabiliyor. İşte bu noktada inançlar, gerici ya da ilerici bir rol oynamaya başlarlar; her dönem ve her yerde aynı işlevi görmedikleri için de inançlara ilişkin genel bir yargıyla ‘gerici’ demek yanlıştır diye düşünüyorum. Egemenlerin denetiminde ve özgürleşmeye karşı bir set görevi yapan her inanç gericidir demek kimseye yapılmış bir haksızlık değildir. Ancak burada da önemli bir ayırım yapmak gerekiyor; gerici olan, dini, çıkarları doğrultusunda yorumlayıp ona gerici bir rol biçenlerdir, inancın kendisi değil bence. Az da olsa bu konudaki yaklaşımımı ifade edebilmişimdir umarım. Aramızdaki farklı yaklaşımı gidermemiş olsak da, (ki bunun giderilmesi şart da değil) eleştirel ve düzeyli yaklaşımınızla yaptığınız katkı için tekrar teşekkürler….
Yorum yaz